![]() |
|
|
|||||||
| Bilinçlenelim Ülkemiz hakkında bilmemiz gereken bilgileri ve gelişmeleri burada topluyor , bu konular hakkında fikir alışverişinde bulunuyoruz. |
| Tags: secim, sendikalar, siyasi parti |
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Administrator
![]() |
Herkesin her fırsatta ağzına doladığı DEMOKRASİ üzerine kısa bir yazı arkadaşlar.Okumanızı tavsiye ederim.Ben bir solukta okudum.Gerçekten az ama öz bir şekilde açıklanmış herşey. DEMOKRASİ NEDİR? Neredeyse demokrasiye inanamamak bir "ayıp" olarak, hatta bir "suç" olarak değerlendirilmektedir. Aynı şekilde, demokratik olduğunu iddia etmeyen yönetim de yok gibidir. Gerek devletler, gerek yerel yönetimler ve gerekse de siyasal partiler sendikalar - dernekler gibi kitle kuruluşları hep demokratik ilkelere bağlı olarak faaliyet gösterdiklerini belirtmektedirler. Bu yönetimlere muhalefet edenler de, bazen yöneticileri suçlayacakları zaman, yönetimdekilerin antidemokratik uygulamalarda bulunduklarını ileri sürmektedirler. Tüm bunlar günümüzde adeta bir "sihirli kelime" haline gelmiş bulunan "demokrasi"nin anlamını araştırmayı zorunlu hale getirmektedir. Demokrasi, Yunan'cadaki "Demos" (halk) ve "Kratos" (iktidar) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Ve "halkın iktidarı" anlamını taşımaktadır. Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi, ya da halk egemenliğine dayalı yönetim şekli olarak tanımlanmaktadır. Ama bu tanım olabildiğince belirsiz, muğlaktır. Demokrasinin anlamı konusunda yeterince aydınlatıcı değildir. Bu tanım, günümüzde demokratik olarak nitelenen ve birbirinden çok farklı uygulamalara sahip olan sistemleri ve ilkeleri değerlendirmek konusunda da yeterince açıklayıcı değildir. Günümüzde birbirinden oldukça farklı, hatta bazen birbirine zıt uygulamalar demokratik olarak nitelendirilebilmektedir. Örneğin demokratik devletler federal veya merkezi olabilmektedir. Bazıları başkanlık sistemine bazıları da kabine sistemine sahiptirler. Parti sistemleri de çok değişiklik göstermektedir. İki parti sisteminden altı partiye kadar değişmektedir. Seçim sistemleri nispî temsil ve tercihli oydan, dar bölge salt çoğunluk sistemine kadar farklılaşabilmektedir. Ekonomik yapıları geniş bir kamu mülkiyeti, merkezi planlama ve yönetim, toplumsal hizmetler barındıran önemli ölçüde kamulaştırılmış bir ekonomik sistem olabildiği gibi, başıboş kapitalizmi daha büyük ölçüde barındıran ve özel girişime daha büyük bir alan tanıyan, piyasa ekonomisinin ilkelerinin geçerli olduğu bir ekonomik sistem de olabilmektedir. Kimi demokratlar bir özgürlük felsefesini savunurken, diğerleri "eşitlik" felsefesini ön plana çıkarabilmektedirler. Bazen demokrasi "bireycilik" ile bir tutulurken, bazen de kamu yararı veya azınlık haklarıyla bir tutulabilmektedir. Bu örnekleri daha da uzatabilmek mümkündür. Burada vurgulanmak istenen şey; yukarıda örnekleri verilen ve daha da uzatılması mümkün olan tüm uygulamaları kapsayabilecek bir demokrasi tanımı yapmanın güçlüğüdür. O yüzden siyaset felsefecileri ve siyaset bilimciler demokrasiyi tanımlamaktan çok, demokrasinin unsurlarını ve demokratik değerlerin neler olduğunu belirlemeye çalışmaktadırlar. DEMOKRASİ YÖNETİM VE SİYASET Demokrasi, toplumdaki farklılığı ve çeşitliliği, siyasi hayata aktarmaya imkan veren bir mekanizmadır. Demokrasi, sanıldığı gibi, her derde deva olan ve sorunlarımızı çözen bir sistem değil, sorunların tartışılmasına ve çözümüne yardımcı olan bir yöntemdir. Kamusal işlerin yürütülmesine ve problemlerin çözümüne ilişkin olarak oluşturulan yönetim mekanizmaları, serbest seçimlere, çeşitli siyasi partilere ve programlara dayalı ise demokratik ve çoğulcu bir nitelik taşıyor demektir. Siyaset, toplumla ilgili bağlayıcı kararların alındığı ve yürütüldüğü süreçtir. Bu süreç kamusal bir şeyi/şeyleri değiştirmek ya da değiştirilmesine mani olmak biçiminde işler. Bu yönüyle siyaset, hem değiştirmeye, hem de muhafaza etmeye yönelik eylem ve düşünceleri birlikte barındırır. Bu eylem ve düşünceler, ister istemez çatışmayı, mücadeleyi, yarışmayı ve muhalefeti ortaya çıkarır. Muhalefetin, mücadelenin ve yarışmanın serbest ve meşru olduğu rejimlerde, siyaset vardır. Ve meşrudur. Siyasi partiler, siyasetin temel araçlarıdır. Siyasi partiler yoksa ya da hepsi birbirinin benzeri ise, siyaset de yoktur. İdare, muhalefetsiz, münakaşasız ve çekişmesiz yönetim anlayışını ifade eder. Siyasi iktidarın uygulamaları konusunda kişi ya da kurumlara eleştirme ve muhalefet etme hakkı tanımaz. Meşru bir muhalefet kavramı, sistemde benimsenmiş ve yerleşmiş değildir. Muhalefet, çoğu zaman "asilik" ve "hainlik" ile suçlanır. Siyaset yapma hakkı, sadece merkezdeki dar bir kadroya tanınmıştır. Siyasi iktidar, kamu yararını, en iyi şekilde kendisinin bildiğini ve kendisinin gerçekleştireceğini düşünür. Çoğulcu ve katılmacı olmayan bir "kamusal fayda" felsefesi egemendir. İdare kültürünün egemen olduğu rejimlerde siyasetin anlamı oldukça daraltılmıştır. Türkiye, Tanzimat'tan beri "siyaset" ve "idare" arasında geliş-gidişlerin sıkıntısını yaşamaktadır. Sistem, resmiyette, siyaseti esas aldığı halde uygulamada "idare" politikası egemen olmuştur. Tanzimat döneminin mimarlarından olan Ali Paşa, Allah'ın Osmanlı toplumunun yönetimini beş-altı kişiye emanet ettiği düşüncesindeydi. Devlet işleriyle uğraşma ya da politika yapma hakkı dar bir kadronun tekeline verilmeliydi. Tek Parti Dönemi'ndeki uygulamalar, çok partili dönemdeki askeri darbeler ve demokratik hakları kısıtlayan düzenlemeler, idare kültürünün ve anlayışının hakim olduğunu gösteren örneklerdir. Merkeziyetçi, bürokratik ve vesayetçi yönetim mekanizması, idare kültürünün temel dayanağıdır. Siyaset ile idare kültürünün arasındaki ilişkiyi daha iyi analiz edebilmek için, "merkez" ve "çevre" kavramları kullanılabilir. Siyasi sistemimizde merkez kavramı, coğrafi bir anlamdan daha çok fonksiyonel bir içeriğe sahiptir. Merkezden kastımız ülkedeki hakim politikaları belirleyen kişi ve kurumlardır. Merkez içinde, bir kısım asker, bürokrat, politikacı, basın ve aydınlar yer almaktadır. Merkezin belirlediği politika siyasettir. Bu siyaset, iç ve dış olaylarla, sorunlarla, konularla ilgili genel çerçeve ve stratejileri içerir. Rejimin esaslarına ilişkin konularda belirleyicilik ve yönlendiricilik görevi merkeze aittir. Çevre ise, hakim politikanın belirlenmesi "süreci" dışında tutulan kişi ve kurumları ifade eder. Çevre kavramı içinde, sivil toplum örgütleri, siyasi partilerin bir kısmı ve yerel yönetimler yer alır. Siyasi partiler, Merkeze yaklaştıkları ölçüde siyasi meşruiyet kazanırlar. Siyasi partilerin merkeze yaklaşma eğilimleri, onları bir tür "devlet partisi" haline getirir. Merkez, çevrenin, yöre ve ülke siyasetine aktif olarak katılmasını istememektedir. Merkez kendini, milliyetçi, rejimin sahibi ve bekçisi. olarak görmekte, çevreyi ise, rejim açısından potansiyel bir tehlike ve bozgunculuk yapmakla suçlamaktadır. Çevre, hakim politikaların belirlenmesi sürecinde özne değil, nesne olarak görülmektedir. Bu anlamda siyasi partilerimizin misyonu, siyaset değil, siyasa yapmaktır. Başka bir ifadeyle siyasi partilere (tabii ki merkez dışındaki) "siyasa" yapma görevi verilmiştir. Siyasa yapma, genel olarak esasları belirlenmiş çerçeve içinde teknik konularla ilgilenmek, kısacası "particilik" yapmaktır. Toprak erozyonunu önlemek, orman yetiştirmek ve altyapı yapmak gibi konular, bir ülkede temel siyasi hedefler değildir. Bunlar, siyasi partiler olmadan da, kamu bürokrasisi tarafından gerçekleştirilebilecek hususlardır. Ülkemizde yaklaşık yüzelli yıldan beri devam eden "merkeziyetçilik" ve "adem-i merkeziyetçilik" tartışması, merkezin, çevre karşısında duyduğu güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Merkeziyetçilik, hakim politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi sürecinde, çevreyi denetlemek yada dışlamakta kullanılan bir yöntemdir. Yönetimde merkeziyetin sebebi, teknik, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar değildir; daha çok siyasidir. Siyasi açıdan demokratik olarak izin verilirse siyasi partiler üzerine düşen görevleri yerine getirebilirler. Siyasi partiler sağladıkları ve kaybettikleri toplumsal koalisyonlarla, popülizan bir çatışma ortamı yaratırken; Türkiye'nin siyasi hayatı ideolojik bir boşalmaya uğramış ve bu boşluk radikal söylemlerle doldurulmaya çalışılmıştır. Resmi devlet politikasının belirleyiciliği altında, partiler arasındaki gerçek ideolojik farklılıkların olmaması, hepsinin ayni tür insan malzemesine mahkum olması; siyasi partiler arasındaki mücadeleyi kaba bir iktidar savaşına dönüştürmüş ve popülizm tek belirgin siyaset anlayışı haline gelmiştir. İktidar alternatiflerinin arttığı, hiçbir partinin tek başına iktidara gelme şansının kalmadığı dönemlerde ise resmi görüşün çeşitli nüansları radikalize edilerek ideolojik bir pozisyon yaratıldığı sanılmıştır. Ancak bu durum, ülkeyi partiler sisteminin dışına taşan bir çatışma ortamına sürükleyerek askeri müdahalenin yolunu açmıştır. Bu müdahalelerin daha derinde yatan nedeni ise, devletçi/popülist sistemin popülizme fazla yanaştığı durumlarda, kendini devletin gerçek sahibi hisseden sivil ve asker bürokrasinin tepkisidir. 1950-80 aralığında Türkiye üç tane başarılı darbe görmüş ve her biri devletçi yapıyı güçlendirmek üzere kullanılmıştır. Buna karşılık devletçiliğin dozunu her müdahalede daha da artırdığını ve otoriter zihniyetin bizatihi bir taraf olarak belirginleştiğini öne sürmek mümkündür. Öte yandan 1960 müdahalesi devlet toplum ilişkisinde göreli bir açılıma ve özgürleşmeyi devletin iç kurumsal yapısında gerçekleştirmişti. Oysa sonraki müdahaleler devletin iç yapılanmasındaki otoriter trendin güçlendirilmesiyle yetinmemişler; devlet/toplum bağını da merkeziyetçi bir anlayış içinde yeniden tanımlamaya çalışmışlardır. 1961 anayasasının belki de en belirleyici özelliği ordunun siyasete girmesinin meşru kanalı olarak Milli Güvenlik Kurulunu oluşturmasıdır. 1971 müdahalesinden sonraki kararlar bu kurulun yetkilerini genişletmekle kalmamış; üniversitelerin özerkliği kaldırılmış, basın özgürlüğü sınırlanmış ve kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri vasıtasıyla otoriter zihniyet kamu sahasını tanımlayıcı ve sınırlayıcı etkisini pekiştirmiştir. 1982 anayasası ise bu çizgiyi daha da ileri götürmüştür. Milli Güvenlik Kurulunun yetkilerinde bir genişleme daha olurken; sadece basın ve sendikal özgürlükler değil, kişilere ait tüm temel hak ve özgürlükler kısıtlanmış ve bu alan "ulusal çıkarlar" veya "ulusal güvenlik" mülahazalarının keyfiyetine terkedilmiştir. DEMOKRASİ VE HUKUK Demokratik bir sistemin önemli bir özelliği de, bütün kişi ve kuruluşların hukuk kurallarına bağlı olması ve hukukun herşeyin ve herkesin üstünde olmasıdır. Bu özellik günümüzde "Hukuk Devleti" kavramıyla ifade edilmektedir. Hukuk devleti, polis devletine karşılık bir uygulamadır. Buradaki "polis" sözü zabıta anlamında değil Eski Yunan'daki Kent Devletinin ismi olan "Polis"ten gelmektedir. 17-18. Yüzyıllardaki, vatandaşlarının bütün işine karışmak ve haklarını kısıtlamak yetkisine sahip olan mutlak hükümdarlıklar için kullanılmıştır. Daha sonra, sınırsız yetkilerle donatılmış, devlet gücünün keyfiliğe kaydığı, vatandaşlarına hukuksal bir güven vermeyen, zorba rejimler için kullanılmaya başlanmıştır. İşte hukuk devleti, polis devletindeki keyfi uygulamaların olmadığı bir devlettir. Hukuk devleti vatandaşlarına bir "hukuk güvenliği" sağlamıştır. Hukuk güvenliğinin sağlanabilmesi için ilk önce, temel hak ve özgürlüklerin Anayasal ve yasal bir güvenceye kavuşturulmuş olması gerekir. Bunun yanında yasaları çıkaran yasama organının da hukuksal kurallarla tahdit edilebilmesi ve denetlenebilmesi gerekir. Bunun amacı, yasama organının bu güçlü yetkisini keyfi bir şekilde kullanmasına engel olabilmektir. Bunu sağlayabilmek için de yasaların Anayasaya uygunluğu ilkesinin var olması ve bu uygunluğun bir yüksek mahkeme tarafından (Türkiye'de Anayasa Mahkemesi bu işlevi yerine getirir.) denetlenmesi gerekir. Ayrıca yasaların genel olması da bir diğer önemli koşuldur. Yasalar herkesi bağlayıcı olmalı, herkes için geçerli olmalı, hiç kimse yasalar önünde imtiyazlı olmamalıdır. Kısaca ifade etmek istersek "kanun önünde eşitlik prensibi"de geçerli olmalıdır. Bir hukuk devletinde sadece yasamanın işlemleri değil, yürütme organının faaliyetleri de yasalarla belirlenmiş, tahdit edilmiş ve yasalara uygun olmalıdır. Devletin yürütme organı olan idarenin yasalara bağımlılığı, devletin bu gücü suistimal etmemesi açısından oldukça önem taşır. Bir hukuk devletinde idarenin bütün eylem ve işlemleri yargısal denetime tabi tutulur. Son olarak; bir hukuk devletinde hukuka uygunluğu denetleyen yargı organlarının bağımsız olması gerekir. yargının, gerek devletin gerekse de kişilerin etkilerinden uzak bir şekilde adaleti tesis edebilmesi için mutlaka bağımsız olması lazımdır. İdareye bağımlı bir yargı organı, idarenin yapmış olduğu hukuk dışı uygulamaları meşrulaştırmaktan başka bir işe yarayamaz. Sadece hukuka bağlı bir yargı, ancak adalet dağıtabilir. İşte, demokratik bir ülke, hukukun üstünlüğünün tesis edildiği, kanun önünde eşitliğin sağlanmış olduğu ve devletin "hukuk devleti" olduğu, dolayısıyla da vatandaşlar için "hukuk güvenliği"nin sağlanmış olduğu bir ülke olmak durumundadır. Bu ilkelerden sapılması, sistemi otoriter bir polis devleti yapar. Günümüzde yargı bürokrasisi içinde yer alanların bile yargının bağımsız olmadığını, hatta Adalet Bakanının aynı açıklamalarda bulunması yargının çıkmaz içinde olduğunu ve yargısal problemlerin çözümü için yargı dışındaki yollarda (mafya gibi) aranmaktadır. Bu da Adalet sisteminin acilen reforma ihtiyacı olduğunu göstermektedir. DEMOKRASİ VE MEDYA Dünyanın son dörtyüz yılına damgasını vuran modernite, sadece bir teknik/teknolojik sıçrama dönemi, ya da relativist zihniyetin tüm anlam dünyalarına nüfuz edip egemenliğini ilan ettiği bir süreç olmamıştır. Bu tür gelişmelerle birlikte, modernite yeni bir kurumsal yapı yarattı ve 'Medya' diye adlandırdığımız geniş çerçeveli bir iletişim platformunu bu yapının vazgeçilmez unsuru haline getirdi. Liberal teorinin ekonomi alanında piyasa mekanizmasından beklediği görevin bir benzerini, medya da sosyolojik düzlemde yapacaktı. Birbirinden kopuk ve habersiz yaşayan bireylerin olan bitenin farkına varacağı bir bilgilendirme işlevi sayesinde; medya hem toplumun aynası, hem de toplumun ortaklaşa kullandığı bir kamu sahası oldu. Ne var ki bu kamu sahası her isteyenin dahil olabildiği bir yapıya sahip değildi. Özel şahısların denetiminde ve ticari amaçlara sahip olan medya kurumları, bu kamu sahasını ellerinde tuttular ve bunun karşılığında topluma kendini ve çevresini tanıma/anlama imkanları sundular. Böylece medya modern demokrasilerin 'dördüncü kuvveti' olarak anılmaya başladı. Çünkü toplumu anlamaya çalışmak aynı zamanda toplumun sesi olmayı da getirdi. Medya siyasal partiler dışında toplumun dolaylı ancak sürekli bir temsilcisi olarak ortaya çıktı ve gücünü bu işlevinden aldı. Dolayısıyla siyasi alanda medyadan beklenen işlev, toplumu siyasal aktörlerin eylemlerinden haberdar etmenin yanında, esas olarak toplumsal talepleri siyasal alana yansıtabilecek bir baskı aracı olmasıydı. Diğer bir deyişle medya için asıl olan devlet karşısında toplumun, siyasi olanın karşısında toplumsal olanın sesi olmalıydı. Medyaya biçilen bu konum bugün Batıda bile tehdit altındadır. Piyasadaki tekelleşme eğilimi ve devletin bir çıkar kaynağı olabilmesi medya aktörlerinin devletle içiçe bağlar oluşturmalarına ve topluma manipülatif bir biçimde yaklaşmalarına yol açmaktadır. Ne var ki bazı Batı toplumlarının sahip olduğu demokratik gelenek, medyanın da üzerinde bir sivil toplum denetimi sağlayabilmekte ve otokontrol mekanizmasının oluşmasına neden olmaktadır. Demokratik geleneğin son derece zayıf, devletin ise geleneksel olarak güçlü olduğu toplumlarda ise, medya devlet-toplum dengesini daha tutturamamaktadır. Bu nedenle örneğin Türkiye'de medya devletin tercih ve taleplerinin çizmekte olduğu çerçeve içinde işlev görmektedir. Siyasi partilerle birlikte, devletle toplum arasındaki esnek ve kırılgan alanı dolduran iki aktörden biri olan medya, devletle ilişkisinde giderek artan bir bağımlılık yaşamaktadır. Bu bağımlılık parasal nedenlerle olduğu gibi, devletin siyasi manipülasyonun da sonucudur. Tarihten gelen alışkanlıkla Türkiye'de yönetim medyaya da siyasi partilere olan bakışına benzer bir yaklaşım içindedir. Devlet için bu kurumlar toplumun yönlendirilme ve denetlenme araçları olarak görülmektedir. Bu işlevin karşılığının, medya kurumlarına iktisadi ve siyasi olarak süreklilik sağladığı düşünüldüğünde; devlet bağımlılığının arzu edilen bir unsur olduğu ortaya çıkar. Çünkü devlet mantığa uyum, medya aktörlerine kendi alanlarında tekelleşme şansı vermektedir. Öte yandan devletin içe kapandığı, diğer bir deyişle karar mekanizmalarının toplumun nüfuz etmediği alanlara kaydığı bir sistemde; bu kez medyanın göreli bir özerklik alanı doğmaktadır. Çünkü şimdi medya tam da devletin zayıf kaldığı noktada güçlüdür; ve bu gücünü çok çeşitli şekillerde kullanabilir. Medya istediği an ve istediği alanda toplumsal kesimlerle sıcak bağlar kurmaya yönelebilir ve devlet sistematiği üzerinde olumlu ya da olumsuz kanaatlere neden olabilir. Medyanın bu taşıyıcı gücü ve bizatihi kendinden hareketle manipülatif olma yeteneği, konjonktürel bir güç dengesi yaratmaktadır. Kendini ideolojik bir çatışmanın tarafı olarak görmediğini ve topluma 'anlama' çabasıyla bakabildiği dönemlerde; medyanın göreli gücü artmakta ve 'dördüncü kuvvet' olma özelliğini ortaya çıkarmaktadır. Ancak medya ideolojik çatışma eksenlerine çekildiği ve hele bu eksenlerin bir ucunda devlet ideolojisinin olduğu süreçlerde; medya aktörleri bağımsız davranışı çok tehlikeli bulmaktadırlar. Çünkü resmi söylemin dışına taşan adımlar devletin husumetini çekebilecek; ve gelecek maddi/manevi baskıyla, o medya kurumunun medya dünyasındaki konumu sarsılacaktır. Ayrıca toplumsal çatışmanın beslenmesi medyayı işlevsel hale getirmekte, siyasi tırmanma atmosferi sansasyonel çıkışların yolunu açmaktadır. Nihayet tüm projektörlerin kısır bir çatışmaya endekslenmesi, medyanın işini büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Medya basmakalıp bir habercilik ve taraf tutmayla belirli toplumsal kesimler üzerinde tekel kurmaya ve toplumu kendi arasında 'bölüşerek' pazar payını garanti etmiş olmaktadıır. Dolayısıyla devletin taraf olduğu toplumsal gerilimlerde devlete yanaşma doğal bir refleks olarak gözükmektedir. Ne var ki bu eğilime girdiği oranda, medyanın da toplumsal bağı kopmakta çünkü toplum klişeler içinde algılanmaktadır. Devlet/toplum bağının kendini yeniden üretebilen asgari bir düzeyin üzerinde kalması halinde, yani siyasi partilerin kendi işlevlerini yerine getirebildiği durumlarda bu bir sorun yaratmayabilir, çünkü medyanın işlevi ikincil kalabilir. Ancak bugün Türkiye'de birbirinden farklı iki eğilim birlikte davranarak medyanın toplumsal bağını büyük ölçüde yıpratmıştır. Birincisi 'postmodern' dönemin bir özelliği olarak tüm dünyada devlet/toplum bağının sahip olması gereken asgari düzey yükselmektedir. Diğer bir deyişle şimdi insanlar daha şeffaf bir devlet, katılma daha açık karar mekanizmaları talep etmektedir. Bu nedenle ulus- devletlerin meşruiyetleri toplumlarıyla daha açık ve derin bir ilişki sistemi yaratabilmelerine bağlı olmaktadır. Böyle bir ortamda medyanın toplumu temsil etme işlevi hayati hale gelebilir çünkü devlet mekanizması yeterince esnek olmayabilir. Bu evrensel eğilimin üstüne Türkiye'de devlet ayrıca bir ideolojik sıkışma yaratmakta ve medyayı da kendisine doğru çekmektedir. Kendini otoriter bir laiklik ve milliyetçilik anlayışı üzerinde temellendirmiş olan devletin son yıllarda defi edilmesi bir içe kapanmaya yol açmıştır. Devlet giderek toplumsal meselelerin bir tarafı haline gelmiş ve toplumun bazı kesimlerini karşısına alan bir siyaset empoze etmeye başlamıştır. Bu durum medya üzerinde de bağlayıcı bir etkiye sahiptir, çünkü medya kendi hareket alanının referansı olarak toplumu değil devleti kullanmaktadır. Böylece medyadan beklenen toplumsal temsil işlevinin artmakta olduğu bir dönemde medya tam aksi yöne giderek kendini bloke etmiştir. 'Merkez' partilerin erime süreci aynen medyaya da yansımakta; ve bu belirsiz pozisyonun taşıyıcısı olan medya aktörleri de aynı hızla erimektedir. İşin vahim tarafı "büyük" medya diye tabir edilen bu kesimler kendi açmazını daha da ağırlaştıran bir kısır döngüye sokmuştur. Temsil yeteneğini ve toplum için bir ayna olma işlevini gün be gün kaybeden bu kurumlar, çare olarak kendilerini ticari olarak ayakta tutacağını düşündükleri bir promosyon gayreti içine girmişlerdir. Bu gayret kısa zamanda bir medya savaşına dönüşürken promosyonun getirdiği kazancın çapı medyanın asli işlevini daha da arka plana itmiştir. Öte yandan buna paralel olarak, siyasi pozisyon açısından da büyük medya devletin resmi. ideolojisinin çevresinde yer almayı yeğlemiş ve devletin içe kapanma sürecini paylaşmıştır. Kısa vadeli ticari bakışla siyasi bağımlılığın bir araya gelmesi medyanın araçsallaşmasını ifade eder. Şimdi medya hem siyasi aktörlerin elinde bir araçtır, hem de kendi gözünde. Nesnel pozisyonunu kaybeden medya kurumları toplumsal vicdanı temsil etmekten uzaklaşırlar; toplumu anlamaya değil, kendi dar kalıpları çerçevesinde toplumu etkilemeye soyunurlar. Ülkemizde de yaşanmakta olan bu süreç bir kısır döngü yaratmaktadır. Çünkü manipülatif siyaset medyanın toplumdan daha da uzaklaşmasına ve kendini tıkayan özelliklerin pekişmesine yol açmaktadır. Bu durumdan çıkış nasıl olabilir? Sorunun bütünselliği dikkate alındığında, medyanın kendini düzeltme süreci ile siyasal partilerde olası bir değişim sürecinin birbirine bağlı olacağı ve birbirini besleyeceği gözükmektedir. Siyasetin bu denli önemsendiği ve medyayı çerçevelediği bir ülkede, çözüm de siyasi parti yapılanmasındaki değişikliklere paralel olacaktır. Diğer bir deyişle, eğer laik kesimden temsil yeteneği olan bir parti doğarsa veya var olan partilerden birinde bu yönde bir değişim gerçekleşirse; medyanın bir açılım yaşaması son derece kolaylaşabilir. Laik kesimde temsil yeteneği ister istemez farklı bir laiklik anlayışını ve dolayısıyla demokrat bir adımı ifade eder. Ancak siyasi alanda bu tür bir gelişme olmasa bile, medyada bir kendini yenileme mümkündür. Bu yenilemenin üç unsurundan söz edilebilir; 1) Maddi ve manevi olarak, sistemin yarattığı bağlayıcı koşullardan mümkün olduğunca özerk kalabilmek; 2) Farklı bir pozisyonu samimi ve inandırıcı bir biçimde savunabilecek ölçüde entellektüel güç; 3) Savunmacı ve manipülatif olmayan, aksine eleştirel ve yapıcı bir yayıncılık çizgisi. Eğer böyle bir tavır birden fazla medya aktöründen kaynaklanabilirse, ihtiyaç duyulan açılım daha rahat yaşanabilir. Çünkü medyanın siyasete karşı kalıcı olarak özgürleşmesi, ancak birden fazla kuruluşun kendi kimliksel tavırlarını aşan bir ortak 'siyasi' tavır üretmeleri ile mümkün olabilir. DEMOKRASİ VE SENDİKALAR Sendikalar demokratik oldukları kadar, aynı zamanda demokrasinin ürünü kuruluşlardır da. Demokrasilerin gelişebilmeleri ve faaliyet gösterebilmeleri demokratik bir ortamın varlığına bağlıdır. Bu ortamda demokrasiden sapmalar söz konusuysa bundan en ilk etkilenen ve en çok etkilenen kurumların başında sendikalar gelmektedir. Bu durumu Türkiye açısından incelediğimizde, demokrasi ile sendikal faaliyet arasında birebir bir ilişki, doğrusal bir ilişki, paralel bir ilişki olduğunu görürüz. Sendikal hareket, demokratikleşmedeki iniş ve çıkışlara paralel bir gelişme göstermiştir. Ortam demokratikleştiği zaman sendikal faaliyet gelişmiş, yaygınlaşmış ve hızlanmış, demokratik süreç kesintiye uğradığı zaman da üzerine gidilen, susturulan kurumların başında sendikalar yer almıştır. 1908'de II. Abdülhamit tarafından ilan edilen II. Meşrutiyet'te Anayasa cemiyet kurma hakkını tanıyordu. Böylece sendikaların kurulabilmesi için gerekli olan hukuksal altyapı hazırlanmıştı. Ancak 1909 tarihli İçtimaat-ı Umumiye Kanunu da bunu destekleyen bir diğer düzenlemeydi. Türkiye Cumhuriyeti, Tatil-i Eşgal'e rağmen varlığını sürdürebilmiş az sayıda sendikayı devralmıştı. Bunlar İstanbul Amele Birliği ve daha sonra da 1924'te Türkiye Amele Birliği çatısı altında örgütlenmişlerdi. 1925 yılında Doğu Anadolu'da başlayan bir isyan sebebiyle çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti içindeki bütün demokratik unsurları ortadan kaldıracak bir şekilde tek parti iktidarı tarafından kullanılmıştır. Doğaldır ki muhalif siyasi partilerin, gazetelerin ve kişilerin susturulduğu bir dönemde sendikaların, bundan nasibini almaması düşünülemezdi. Böylece ilk anti-demokratik sapmada, sendikalar bundan çok fazla mağdur olmuş ve yeniden demokratikleşmenin başlayacağı 1945 sonrası döneme kadar sendikal hareket dondurulmuştur. Bu aradaki dönemde çıkarılacak olan 1936 tarihli İş Kanununda grevler yasaklanmış, 1938 tarihli Cemiyetler Kanununda da "sınıf esasına müstenit" cemiyetlerin kurulması yasaklanmış, böylece sendikalar üzerindeki yasaklama çok daha katılaştırılmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra Batı'ya yakınlaşan Türkiye'de birçok faktörün etkisi altında demokrasi yönünde yumuşamalar gözlenmeye başlamıştır. Bu olumlu havadan sendikal hareket de olumlu etkilenecektir. 1946 yılında Cemiyetler kanununda yapılan bir değişiklikle sınıf esasına müstenit cemiyetlerin kurulması yasağı kaldırılıyor; böylece sendikacılığa kapı açılmış oluyordu. Bu değişikliğin akabinde hemen sendikalar kurulmaya başlayacaktır. Ama bu yıl içinde CHP'nin en muhafazakar isimlerinden olan Recep Peker hükümeti kuracak ve yine çok katı bir yönetime geçilecektir. Sendikal hareket hemen bu tavır değişikliğinden etkilenecektir. Bir yıl sonra 1947 Sendikalar Kanunu kabul edilecek ve böylece sendikalar özel bir kanunla düzenlenmiş olacaklardır. Bu kanunla sendikalara toplu pazarlık yetkisi verilecek fakat henüz grev hakkı verilmeyecektir. Daha sonra DP döneminde sendikal hareket, grev hakkı olmamasına rağmen hızla gelişecektir. 1957'lerde DP iktidarının sertleşmeye başlamasının olumsuz etkileri de hemen sendikalara yansıyacaktır. Bu dönemden sonra bazı "birlik" kapatılacaktır. Geniş özgürlüklere yer veren 1961 Anayasası ve buna bağlı olarak kabul edilen 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile Sendikal faaliyete de geniş özgürlükler getirilmiştir. Bu yeni düzenlemelerle hem işçilere hem de memurlara sendika kurma hakkı verilmiş, işçi sendikalarına toplu pazarlık ve grev hakkı tanınmıştır. Böylece sendikal faaliyetin önündeki anti-demokratik engeller kaldırılmış ve sendikal faaliyet hızla gelişerek, 60 yılda aldığı mesafeden çok daha fazlasını birkaç yıl içinde katetmiştir. 1961 Anayasası ile gelen bu özgürlük ortamı 12 Mart 1971 Askeri Muhturasıyla kesintiye uğrayacaktır. Bu dönemde, 1961 Anayasası ile verilmiş özgürlüklerin bir kısmı ortadan kaldırılacak ve tabi ki sendikalar da bu anti-demokratik sapmadan olumsuz etkileneceklerdir. 12 Mart Döneminde yapılan anayasal değişikleriyle Sendikal özgürlükler kısıtlanmış ve memurların sendika kurma hakkı kaldırılmıştır. 12 Mart gibi, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinden en çok etkilenen kurumların başında da sendikalar gelmektedir. Bu müdahaleyle birlikte birçok sendika ve sendikal üst kuruluş kapatılmış ve sivil yönetime geçinceye kadar sendikaların grev hakkı ellerinden alınmıştır. Askeri darbe döneminin eseri olan 1982 Anayasası ve 2821 ve 2822 nolu sendikal faaliyeti düzenleyen yasalar da darbenin izlerini taşımaktadır. Bu yeni hukuksal düzenlemeler 1961 sisteminin çok gerisinde kalmıştır. Ve kabul edildikleri günden bu yana yapılan tadillere rağmen hala bu düzenlemelerdeki anti-demokratik ögeler giderilebilmiş değildir. Sonuç olarak söylemek gerekirse; demokrasi sendikal faaliyetin "olmazsa olmaz" şartıdır. 12 Eylül döneminde yaşanan bir anti-demokratik sapmanın izleri ve etkileri aradan 20 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hala devam etmektedir. Bu nedenle sendikaların demokrasiye dört elle sarılmaları ve onu korumak uğrunda, gerekirse mücadele etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde bundan en fazla etkilenecek olacak kuruluş yine sendikalardır. ÖNCE DEMOKRASİ Türkiye'nin çok partili siyasal rejime resmen geçtiği 1945'den bugüne sınav veren demokrasisi; ne içte, ne de dışta yeterince olumlu puan toplayamamış, gün geçtikçe artan eleştirilere hedef olmuştur. Demokratik kurumlara sahip olmak anlamında bir mücadele yaşamayan Türk toplumunun bu kurumların yerleştirilmesinde de yeterince mücadeleci olmadığı bir gerçektir. Kurumlara sahip çıkma ve bunları işletme anlamında bir mücadele olmadığı gibi, oluşturulan demokratikleşme bilinci, demokrasinin var olması adına değil, yok olmaması adına kararlı bir mücadeleyi yürütecek düzeye ulaştırılabilmiştir. Bugün Türk demokrasisi kurumsallaşmayan ancak tüm noksanlıklarına karşın varlığının yararını kabul ettiren görünümünü, sağduyusu bilinç düzeyinden daha yüksek bir toplumun duyarlılığına borçludur. Batılılaşma ve Batı ile ilişkiler de aynı duyarlılık içinde şekillenmektedir. İlkeli ve kararlı bir ağırlığı olan bilinçlilikle hareket edilmemektedir. Batı Türk demokrasinin açıklarını kendi çıkarları çerçevesinde çok iyi değerlendirirken, Türkiye'nin sürekli açık vermesi bilinçli bir politikanın çıktısı olmasa gerek. Türkiye'nin Batılılaşma yolunda en büyük engeli esasen kendisidir. Türkiye kendi kendisini aşabilirse, Batı'ya rağmen Batılılaşabilecektir. Dünyada özellikle son on yıl içinde önemli ve hızlı değişimlerin yaşanması ve demokrasinin yeniden canlanması, Türkiye'nin demokratikleşme ivmesini arttıracak yönde motive etmesi gerekirken, Türkiye bu oluşumu kavrayamadığı gibi, demokrasisinin açıklarını daha çok sergileyen tutumlar içine girmiştir. Öylesine ki, kendi yaşlı kıtasının ortasındaki soykırımı her zamanki çifte standartlı yaklaşımı ile görmezlikten gelen Avrupa, Türkiye'nin kendi içinde yer alma istekliliğini çok iyi değerlendirerek, kurduğu insan hakları bariyerini sağlamlaştırma olanağı bulmuştur. Türkiye'nin demokratikleşme sorunu acil ve köklü çözümler beklemektedir. Demokrasi özürlü Anayasası başta olmak üzere. Siyasal partiler Yasası, Seçim Yasası gibi siyasal belgelerde; dozajı giderek artan insan hakları ihlallerinde; günden güne işlevsizleşen yargı sisteminde; demokrasiyi yaygınlaştıracak yerde otoriterliği besleyen eğitim sisteminde; yolsuzlukların ve keyfiliğin artık gizlenemediği kamu yönetiminde iyileştirme değil, köklü dönüşümlere gereksimin vardı. Böyle bir değişim, kısa vadeli istikrar önlemleri ile yamalı bohçaya dönen ekonominin rayına oturması için de gereklidir. Türkiye artık değişimi yakalamalıdır. Fakat önce değişimin mantığını değiştirerek. Demokrasi kısır çıkar çatışmalarının temsilcisi olan siyasal seçkinlerin tekelinden kurtarılıp topluma maledilmedikçe toplumsal kurum ve kuruluşlar güçlendirilmedikçe "değişim" toplumsal gelişimin harcı değil, afyonu olmaya devam edecek, toplum üstü formüllerin cılız ürünü seçkinci demokrasinin simgeselliği yönetselliğine üstünlüğünü koruyacaktır. Türkiye'nin demokratikleşme çerçevesinde biçimlendirilmeye çalışılan modernleşme süreci, henüz toplumu çözecek bir düzeye ulaşmış değildir. Geleneksel-otoriter eğilimler, modern- katılımcı unsurların güçlenmesini engelledikleri gibi, bu unsurların kılıfı içinde daha etkin roller üstlenebilmektedirler. Sosyal güçleri dışlayan, çoğulculuğu geliştirecek unsurları sınırlandıran, kısıtlayan; yasacı, yasakçı anlayış terkedilmekdikçe, modern-katılımcı unsurlar kılıf olmaktan kurtulamayacaklar ve öz kazanmadıkça da toplumu çözemeyeceklerdir. Tüm bunlar, Türkiye'de modernleşme sürecinin tamamlanamayışı ve demokratikleşmedeki tıkanıklığın genel çerçevesidir. Bu çerçevenin içinde ayrı ayrı çözüm bekleyen sorunların esasen bir diğerinden fazla bağımsız değildir. Türkiye'de demokrasinin kesintili bir süreç izleyerek sancılı bir şekilde, kesintilere rağmen sürdürülebilmesi, toplumun bu doğrultudaki eğiliminin baskın olmasından kaynaklanmaktadır. Demokratik eğilimin daha güçlendirilmesi, toplumdaki kurum ve kuruluşların kendi içlerinde demokratik işlerliğe kavuşmaları ve çoğulculuğun ifadelendirildiği ortamın uzlaşmacı yönünün ağır basmasına bağlıdır. Oysa bugüne dek Türkiye'de hep çatışmacı yön ağırlıklı olmuştur. Çoğulculuk, farklı görüşlerin hoşgörü içinde ifade edilerek tartışıldığı ve bir uzlaşma zemini bulunmaya çalışıldığı uyuşmacı bir düzenin içinde rejimi istikrara götürürken; gelişmemiş bir sosyo-ekonomik yapı ve çatışmacı kültürde, toplumun tüm kesitlerinin görüşlerinin ifade edilmesini engelleyen bir görünümde, toplumu ve rejimi zayıflatırken, toplumun değerler sistemi içinde en yaygın ve zayıf yönünü en iyi kullanabilen güçlerin egemenliğine hizmet etmektedir. Türkiye gerçeğinde bu yön ağır basmaktadır. Çoğulculuk o çok sözü geçen, Türkiye'de gerçek ifadesini bir türlü bulamamış demokrasinin temel özelliklerinden biridir. Demokrasi gerçek ifadesini buluncaya değin, rejimin istikrarlı bir çizgiye oturtulamayacağı bir gerçektir. Hemen herkesin demokrat olduğu, her şeyin kılıfına uydurulmaya çalışıldığı ortamda, farklı standartlara dayanan demokrasi anlayışlarının ortak paydası nihai aşamada, toplumun temel, ancak kamufle edilmiş eğilimi otoriterliğin meşrulaştırılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, kurumlarda eski geleneklerin sürdürülmesinde bir sebatkarlık, demokrasinin bir ideoloji olarak benimsenmesi konusunda sağduyusal bir isteklilik söz konusudur. Türkiye demokrasinin teme kurumlarını gerçek işlevlerine uygun şekilde yapılandıramayıp, toplumu itecek bir dinamizm kazandıramadıkça demokratikleşemeyecek; buna bağlı olarak eski sorunlara yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Demokrasi bir ideoloji olmanın ötesinde bir yaşam biçimidir de, bu biçimi ile ülkenin tüm kurumlarında ve tüm ilişkilerde yer edinemediği sürece, farklı standartlara dayalı anlayışı ve uygulamaların hepsine demokrasi elbisesi giydirilmeye ve Batı'nın kötü bir taklitçisi olmaya devam edilecektir.
__________________
|
|
|
|
|
|
#2 | |
|
Bizden Biri
![]() |
Alıntı:
__________________
tövbekar iktisatçı! [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
|
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|