=== Yalemforum ===  

Anasayfa Kimler Çevirimiçi Bugünkü Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   === Yalemforum === > KÜLTÜR-SANAT-EĞİTİM > Psikoloji-Felsefe
Google
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et

Psikoloji-Felsefe Psikoloji-Felsefe hakkında genel kültür bilgilerini buradan okuyabilirsiniz

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 25.08.05, 17:53  
YALEM
Administrator
 
YALEM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17.07.05
Nerden: Düzce-Ankara
Yaş: 32
Mesajlar: 6.230
Ruh Halim:

Ettiği Teşekkür: 28
588 Mesajına 1.415 Kere Teşekkür Edlidi
YALEM - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Felsefe Nedir?Ünlü Felsefeciler




Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum’ anlamına gelen phileo ve ‘bilgi, bilgelik’ anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin.

Buna göre, felsefe Yunanlılar için, ‘bilgelik sevgisi’ ya da ‘hikmet arayışı’ anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir.

Başlangıçtaki söz konusu anlamına rağmen, felsefenin bir tanımını vermek oldukça zordur. Bunun en önemli nedeni, hemen bütün felsefe tanımlarının tartışmalı olmasıdır. Bu ise büyük ölçüde felsefe denen faaliyet ya da disiplini anlamının, veya felsefe anlayışlarının tarihin akışı içinde çağdan çağa, hatta filozoftan filozofa kökten bir biçimde değişmesidir. Örneğin, Platon ve Platoncular için felsefe, empirik gerçekliği değil de, idealar alemini, soyut kendilikler dünyasını betimleyen ve bütün doğruları nihai ilkelerden çıkarsamak suretiyle temellendiren a priori bir disiplindir. Oysa Aristoteles’te felsefe, gerçekliğin daha genel yönlerini betimlediği için, bilimlerin bir devamı olmak durumundadır. Felsefe bilimlerin ya kraliçesi, ya da onların önündeki engelleri ortadan kaldırdığı için, ağır işçisidir.

Ortaçağda dini inançları temellendirmek için, teolojinin hizmetkarı olma görevini üstlenen, başta ilahi gerçeklik ve onun dünya ile olan ilişkisi olmak üzere, yine gerçekliği betimleyen felsefe, empiristlerin, ama özellikle de J. S. Mill ve W. O. Quine gibi radikal empiristlerin gözünde de, diğer bütün disiplinler gibi, gerçekliği betimleyen bir etkinlik olmak durumundadır.

Felsefenin anlamı ve göreviyle ilgili bu mutabakatı bozan filozof, ünlü Kopernik devrimiyle Kant olmuştur. Zira ona göre, felsefenin nesnelerden ziyade, nesneleri bilme tarzımızla meşgul olması gerekir. Başka bir deyişle, Kant, bilimin gerçekliği betimlediği yerde, felsefenin şu ya da bu türden nesnelerle, Platon ‘un varoluşunu öne sürdüğü cinsten kendiliklerle uğraşmadığını savunmuştur. Felsefe, bunun yerine dış dünyadaki nesneleri deneyimleyebilmemizin veya bilebilmemizin zorunlu önkoşullarını araştırır.Bir de bunları bir şekilde tamamlayan, bilimin kendine özgü bir teknolojik, kültürel mana kazandığı 19. yüzyılın felsefe konsepsiyonlarından, bilime, bilimlere dayanan bilimsel felsefeyle dünyayı ve insanın dünyadaki yerine ilişkin genel bir görüş, bir dünya görüşü olarak felsefe anlayışından söz edildiğinde, herhalde felsefenin özü itibariyle rasyonel bir eleştirel düşünce, dünyanın genel doğasıyla (metafizik ya da varlık teorisi), dünya ile ilgili inançların mahiyeti ve haklılandırılması (epistemoloji) ve dünyamızdaki eylem tarzımız üzerine sorgulayıcı ve de refleksif bir düşünce etkinliği olduğu söylenebilir.

Buna göre, felsefenin konusu ‘nihai ve en yüksek şeyler’, genel olarak varlık, bir bütün olarak evrenin kendisini ya da insanın eylemlerini, yaşamını ve yazgısını en temelli bir biçimde etkileyen şeylerdir. Varlığı bir yönüyle ya da belli bir bakımdan ele alan bilimlerden farklı olarak, felsefe, varlığı bir bütün olarak ele aldığı, varlığı varlık olmak bakımından incelediği, olanı betimleyen bilimlerden farklı olarak olması gerekene yöneldiği için, konularına uygun düşen yöntem ya da yöntemleri kullanır.

Buna göre, felsefenin konuları arasında yer alan şeyler, duyuların ya da duyusal kavrayışın çok ötesinde kaldığı için, felsefe du¤yuları kullanmaktan özenle kaçınır. Felsefe saf düşünceye, refleksiyona dayanır ve a priori bir araştırmadır. Buna göre, felsefe bir kavram analizinden oluşur ya da kavramsal analiz temeli üzerinde yükselir. Öte yandan, felsefe ulaştığı sonuçları kanıtlamak için, belirli ve kesin birtakım işlem ya da yöntemler kullanmaz.

Felsefe bilimle kıyaslandığında, bilimin dünyada yer alan şeyleri betimlerken, felsefenin onları sınıfladığını söylemek gerekir. Bilim bilgi verirken, felsefe bilginin ne olduğunu, neyi ve nasıl bilebileceğimizi araştırır. Öyleyse, felsefe varolan şeylerle ilgili olarak akla dayalı bir açıklama sağlar; bilimlerin ayrı ayrı ele aldığı olgu sınıflarının tümünü birden açıklayacak en genel ilkelere ulaşmaya çalışır. Bu anlamda felsefe, varlığın ilk ilkelerinin bilimidir. Özel bilimlerden kazanılan tüm bilgilerin eleştirisini ve sistematizasyonunu gerçekleştiren en genel bilim, bilimlerin bilimidir. Ve nihayet, felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir.

Felsefe bir faaliyet, bir düşünce faaliyetidir. Insanın soru sorabilme yeteneğine dayanır ve bu bağlamda, o belirli türden sorular hakkında belirli bir türden düşünme faaliyetidir. Felsefeyi tüm diğer disiplinlerden ayıran en önemli özelliği, felsefenin bu türden sorular üzerinde düşünürken, mantıksal argüman ya da akıl yürütmeye dayanmasıdır. Buna göre, filozoflar, bu mantıksal akıl yürütmeleri ya kendileri yaratırlar ya da başkalarının akıl yürütmelerini eleştirirler. Filozoflar, aynı zamanda bu akıl yürütmelerin temelinde bulunan kavramları analiz eder ve açıklığa kavuştururlar.

Filozoflar, insan yaşamını ilgilendiren her şey hakkında akıl yürütebilir, her şeyi felsefi bir problem konusu yapabilirler. Filozoflar, örneğin bizim apaçık ve doğru olduklarına inandığımız inançlarımızı sorguya çekerler. Yaşamın anlamını meydana getirdiğini söylediğimiz temel sorular üzerinde dururlar. Dinle, Tanrı’nın varoluşuyla, doğru ve yanlışla, dış dünyanın varoluşuyla, bilginin kaynağı ve sınırlarıyla, bilimle, sanatla ve daha birçok konuyla ilgili sorular üzerinde akıl yürütüp, bu sorulara genel geçer ve nesnel yanıtlar getirmeye çalışırlar.
__________________

YALEM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 25.08.05, 20:08   #11
YALEM
Administrator
 
YALEM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17.07.05
Nerden: Düzce-Ankara
Yaş: 32
Mesajlar: 6.230
Konular: 2386
Ruh Halim:

Ettiği Teşekkür: 28
588 Mesajına 1.415 Kere Teşekkür Edlidi
YALEM - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


Karl Marx(1818-1883)

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Karl Marx bir Alman filozofudur.Günümüzde insanlığı en çok etkileyen filozoflardan biridir.Düşüncelerinden dolayı ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış , belli bir süre Belçika ve Fransa'da yaşamış ve oralardanda sürülerek Ingiltere'nin Londra kentine yerleşmek zorunda kalmıştır , oradada ölmüştür.En önemli eseri '' Daskapital ( Kapital Sermaye )'' dir.

Marx'a göre gerçek var olan maddedir , evren sürekli bir değişim içinde olan maddeden başka bir şey değildir .

Ancak , değişim evrimsel değil devrimseldir. Madde , sıçramalar ve niteliksel dönüşümler biçiminde değiştiği için başlangıca geri götürülemez.Var olan şey , maddenin değişmiş bir görüntüsüdür.Madde , değişik fiziksel ve kimyasal süreci başlatmıştır .( cansız doğa ). O da sıçrama ve niteliksel değişmelerle biyokimyasal ( canlı ) düzeye ulaşmıştır. Canlı değişerek tekrar değişerek bilinç kazanmış ,böylece zihinsel süreç başlamıştır ( insan ) .

Tarihi ve toplumu yaratan insandır .Tarih , insanın doğayla verdiği mücadelenin bir öyküsüdür. Tarih ve düşünce üretim ilişkilerinin bir sonucudur.Insan etkin bir varlıktır.Hem kendini hemde doğayı değiştirerek ona biçim kazandırır.

Marx herşeyin temelinde maddeyi görür. Ancak madde diyaletik bir değişim süreciyle diğer varlıklara dönüşür.Hiç bir şey durağan değildirHerşey değişir , oluşur ve birbaşka şeye dönüşmek üzere yok olur. Insan etkin bir varlıktır.doğayı ve kendini değiştirme gücüne sahiptir.Doğanın edilgen ( pasif ) bir üyesi değildir.

Marx diyalektik yöntemi geliştirirken Hegel'den etkilenmiştir. Hegel ,idealist bir filozoftur. O , aklın ( idenin ) , kendine yabancılaşarak ,kendini yadsıyarak doğa haline geldiğini , sonrada insan bilincinde kendine döndüğünü söylüyordu. Hegelde , diyalektik aklın bir değişim sürecidir. Oysa Marx , '' başının üzerinde duran '' diyalektiği ayaklarının üzerine oturtuğunu söyleyerek diyalektik değişim sürecini madde ile başlatır. Yani diyalektik ,Marx 'ta maddesel temele oturur.Marx'a göre diyalektik hem doğanın hemde düşüncenin gelişim yasasıdır.

Diyalektik maddecilik beş ilkeye dayanır .

BÜTÜNSELLIK :Var olanların hepsi birbiriyle ilintilidir.Herhangi bir nesne tek başına diğerlerinden soyutlanamaz.

DEĞIŞME :Var olan herşey bir durumdan başka bir duruma dönüşerek değişir.

NICEL DEĞIŞMELERIN NITEL DEĞIŞMELERE DÖNÜŞMELERI :Nicelik değişimleri belli ve yoğunluğa ulaştıktan sonra bir nitelik değişimi gösterir ( Suyun 100 °C 'ye kadar kaynatılınca sıvı halden buhar haline dönüşmesi gibi.)

ÇELIŞME eğişim , karşıtların çatışmasıdır.Her varlık zıddını kendi içinde taşır.Varlık kendisi ile çelişir.Çelişme olmasaydı gelişme olmazdı.Tez kendi antiteziyle çatışarak sentezde yeni bir varlığa dönüşür.Yeni varlık , öncekinden daha yüksek bir düzeyde ve gelişmiş olarak ortaya çıkar. Diyaletiğe göre değişme sürekli olarak başladığı noktaya dönme biçiminde değilde helezonik ( sarmal ) bir şekilde gelişerek yükselmekte ve ilerlemektedir.

AŞMA : Aşma , varlığın çelişme ve olumsuzlanmalardan geçerek ilerleyişidir.

Toplumların en ilkel biçimlerinde mülkiyet ortaktır. Ortaklaşa mülkiyet genellikle özel mülkiyete doğru gelişmiş ve kapitalizmi doğurmuştur.Kapitalizm, kendi çelişkilerini içinde toplayarak karşıtını yani SOSYALIZM'i ortaya çıkarmıştır.

Marx , insan varlığını açıklarken de felsefenin temeline ''yabancılaşma'' kavramını koyar. Insan, ürünleri ortaya koyarken birçok zenginlikler yaratır.Bu zenginlikler onun karşısına para olarak dikilir.. Onu egemenliğine alır. O, paranın oyuncağı haline gelir. Insanın yarattığı nesneler , kendi başına büyük bir dünya kurarak onu yönetmeye kalkarlar. Işte insanın, bu durumun bilincine varması , yabancılaşmasıdır.Marx materyalizmi diyalektik materlalizmdir Bu özelliğiyle mekanik maddecilikten ayrılır ve onu reddeder.Mekanikçilere göre, herşey maddeden meydana gelmiştir.Madde, doğada hep vardır. Değişim maddenin hareketi ve yer değiştirmesidir. Tüm varlıklar, maddenin mekaniksel yer değişmesiyle oluşur ; doğanın bir parçasıdır. Insanda doğanın edilgen bir ürünüdür.

19. Yüzyıl boyunca, en azından Kıta Avrupası’ndaki en etkileyici düşünür Karl Marx’tı. Marx, kapitalizm teorisinde insan toplumlarının gelişmelerinin tunç yasalarını keşfettiğini ileri sürdü. Marx’ın teorisine göre, tarihi safhaların birbiri peşisıra akışı sürecinde, kapitalizmin yeri, kaçınılmaz olarak, önce sosyalizm ve daha sonra tam-teşekküllü komünizm ve sınıfsız toplum tarafından alınacaktı. Marx’la sosyalizm “bilimsel”-sonun peşinen bilindiği ve sürecin akışını değiştirme teşebbüslerinin başarısızlığa mahkûm olduğunu öngören bir fikirler yapısı- oldu.

Bütün sosyalist partiler Marx’ın fikirlerinin etkisi altına girdi. Bugün dahi, Marksizm sol kanattaki pekçok kimsenin düşünce yapısında önemli roller oynar. Başka bir değişle Marx ölmemiştir. Marx ve izleyicileri insanlık tarihi teorileriyle öylesine meşguldüler ki, kendi konumlarının sosyalizmin etik bir sistem olma iddiasıyla bağdaşmazlığını kavramadılar. Eğer tarih kaçınılmaz olarak sınıfsız topluma doğru akış halindeyse, olayların gidişini değiştirmek veya hızlandırmak yolundaki bütün teşebbüsler anlamsız-faydasız olacaktır. Marx’ın teorisindeki kimi belirsizlik ve muğlaklılara rağmen, sosyalist filozoflar arasında tartışılan tek konu bir devrimin mi yoksa genel oy hakkı tarafından hızlandırılmış barışcıl gelişmenin mi tarihin sonuna ulaşmak için gerekli ve yeterli olduğuydu. Bu mevzu etrafındaki tartışma, Avrupa kıtasındaki sol siyasî hareketlerin bir tarafta komünist ve devrim taraftarı bir kanada ve diğer tarafta toplumun meşru amacına demokratik yollarla ulaşmanın lehinde olan sosyal demokrat gruba bölünmesinin sebeplerinden birisidir.

Bunlara karşın görüşleriyle insanlık tarihinin değişmesinde etkili olan en önemli düşünürlerden biridir.
__________________

YALEM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 25.08.05, 20:12   #12
YALEM
Administrator
 
YALEM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17.07.05
Nerden: Düzce-Ankara
Yaş: 32
Mesajlar: 6.230
Konular: 2386
Ruh Halim:

Ettiği Teşekkür: 28
588 Mesajına 1.415 Kere Teşekkür Edlidi
YALEM - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


Nietzsche

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Nietzsche(1844-25.8.1900) yaşamı bakımından 19. Yüzyıla, felsefesi ve yol açtığı etkiler bakımından ise hem 20. yüzyıla hem de geleceğe aittir. ‘Gelecek’ kavramı ve ‘insanın geleceği’ sorunu, onun üzerinde en çok durduğu sorunların başında gelir. Nietzsche, çok yönlü bir insandır: filolog, yazar, filozoftur. Ama aynı zamanda şairdir. Hemen hemen bütün eserlerinde düşünsel yön ile edebi/sanatsal yönlerin iç içe geçmiş olduğunu saptayabiliriz. Nietzsche’de felsefi ve estetik öğeler sürekli birlikte, birbirini gerektiren bir biçimde bulunur. Yani felsefe ile şiir arasındaki ilişki, onun insan anlayışıyla bağıntılıdır. Nietzsche insanı, yaşama eylemleri içinde gerçekleşecek, ortaya çıkacak bir yetkin varlık (bütünlük) olarak düşündüğü için, bu bütünlüğün gerek oluşmasında gerekse kavranılmasında hem akılsal (felsefi) hem de coşkusal (estetik) boyutlar ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır.

Insan ve kültürle ilgili problemler başlıca ilgi konusunu oluşturduğu için, onu bir kültür filozofu olarak görebiliriz. Bir kültür filozofu olarak Nietzsche, tüm yaşamı boyunca, bir insan ve kültür felsefesi oluşturmuştur. (Bu felsefe uğraşında özellikle nihilizm problemiyle bir hesaplaşma ve yine bununla bağıntılı olarak üstinsan kavramı ve düşüncesinin işlenmesi söz konusudur.) Onun felsefesi aynı zamanda bir kültür eleştirisi olma özelliğini taşımıştır. Nietzsche'nin Avrupa kültürünün en güçlü eleştiricilerinden biri sayılması da, haklı nedenlere dayanmaktadır. Çünkü onun kadar kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle ve kültürüyle cesur bir şekilde hesaplaşmayı deneyen kimse pek olmamıştır. Avrupa kültürü ve felsefesinin karşımıza çıkan en önemli sorunlarından biri ve belki de başlıcası olan nihilizmden kurtulmak için, aslında ona neden olan şeylere sarılma eğiliminin ağır basması da, insanların, gerçek anlamda nihilizmle hesaplaşmayı göze alamadıklarının göstergesidir.

Nietzsche’nin adıyla birlikte çoğu insanın aklına ilk gelen başlıca bazı kavram ve deyimler mevcuttur: “iyinin ve kötünün ötesi”, “değerlerin yeniden değerlendirilmesi”, “tanrının ölümü”, “üstinsan”, “güç istemi” vb. Gerçekten de bu ve benzeri kavramlar/sözcükler Nietzsche’nin tüm yapıtlarında sıkça yer alırlar. Ancak insanların belleğinde iz bıraktığı anlaşılan bu kavramların her zaman doğru biçimde ya da filozofun öngördüğü biçimde anlaşılmış olduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Yani Nietzsche’nin yanlış anlaşılması da söz konusudur. Özellikle “üstinsan” anlayışının çarpıtılması, faşist bir ideolojiye malzeme yapılması söz konusudur. Üstinsanın ortaya çıkmasını bekleyen Nietzsche, nasyonal sosyalizmin yol açtığı soykırımdan değilse de, felsefi yanılgılarından bir ölçüde sorumlu tutulabilir.

Nietzsche’nin Felsefe Anlayışı

Bazı filozoflar nüfuzlarını korumak amacıyla bilimin arkasına saklanırlar. Nietzsche ise, felsefenin bilim yapılmasına karşıdır. Ona göre, asıl felsefe problemi: hala filozoflar var mı? olabilir mi? sorusudur. Çünkü filozof bir birey olarak, bir yaratıcı olarak varolabilir. Nietzsche’ye göre, filozofların tarih duygusundan yoksun olmaları, bu ezeli hataları, onları öncesiz-sonrasız olguları ve mutlak hakikatleri aramaya yöneltmektedir. Felsefenin gerçek karakterini Nietzsche şöyle tanımlar: felsefe ancak kendine özgü bir tasarıma göre dünyayı yaratabilir. Felsefenin gerçek karakterinin anlaşılması sonucunda, öncesiz-sonrasız değerler veya hakikatlere olan inancın yıkılması da söz konusudur. Buna bağlı olarak kavramlar ve tin alanına ait olan herşey, oluş içinde görülmeye başlanır. Bu konuda Nietzsche şunları söyler: "sözde sorunlar üstüne düşünmedim, -harcamadım kendimi. (..) “Tanrı" “ruhun ölmezliği”, “kurtuluş”, “öte dünya”, daha çocukken bile ne dikkatimi, ne de vaktimi verdiğim kavramlar hepsi, -belki de bunlar için yeterince çocuksu olmadım hiç.”

Nietzsche’nin yaşama tarzı ile düşünme ve felsefe yapma tarzı birbirine bağlıdır. O, filozofun felsefesine göre, yani ona uygun biçimde yaşamasını savunur. Bu nedenle, ifade ettiği felsefe yapma tarzı açısından da “çağına aykırı” bir filozof konumundadır: “Baskı yapılan, zorlanan ve dıştan tek biçimliliği olan bir dünyada, felsefe, tek başına, yalnız dolaşanın bilgince bir monologu, tek tek kişilerin avda rasgele ele geçirdikleri av hayvanları, akademik yaşlılarla gençler arasında geçen kapalı kapılar ardındaki oda gizleri ya da zararsız gevezelikler olarak kalır. Kimse felsefe yasasını kendinde gerçekleştirmeye cesaret edemiyor, onu yaşamında uygulamayı göze alamıyor, kimse filozofça yaşamıyor, antik insanı, bir kez Stoa’ya bağlılık sözü verdikten sonra, nerede olursa olsun, neyle uğraşırsa uğraşsın, onu bir Stoa’lı olarak davranmaya zorlayan o yalın erkek bağlılığı ile yaşamıyor. Bütün modern felsefe yapmalar, politika ve polisçe işlerle sınırlı yönetimler, kiliseler, akademiler, insanların töreleri ve korkaklıkları aracılığıyla bilgince bir görünüşe bürünmüşlerdir: bu felsefe boyuna iç çekişle “olsaydı” fısıltısında ya da “bir zamanlar” bilgisinde kalır. (...) Gerçekten filozofça düşünülüyor, yazılıyor, yayımlanıyor, konuşuluyor, öğretiliyor –bu kadarıyla az çok her şeye izin verilmiştir, ancak eylemde, davranışlarda, adına yaşama denilen şeyde durum değişir: orada her zaman ancak tek bir şeye izin verilmiştir ve tüm başka şeyler de yalnızca olanaksızdır: tarih eğitimi, kültürü bunu böyle istiyor. Işte o zaman insan, “acaba bunlar da insan mıdırlar, yoksa belki de yalnızca düşünme, yazma ve konuşma makineleri midirler?” diye kendi kendine soruyor.”

Nietzsche, daha çok “aforizmalar” tarzında yazan bir filozoftur. Onun için sistemcilik ve “izmler” dar görüşlülük anlamına gelir. Ona göre, yarının filozofları denemelerin adamı olanlardır. Çünkü her felsefi düşünme yeni bir deneme demektir. Nietzsche’yle birlikte yeni bir felsefecinin ve felsefe yapma biçiminin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Nietzsche’nin geçmiş felsefenin tarihçisi olarak tavrı ile filozof olarak yarattığı felsefedeki tavrı örtüşür. Her iki açıdan da göz önünde tuttuğu, “üstinsan” kavramıdır. Bu da onun insanı, felsefesinin arka planından öte, temelinde yer alan bir varlık olarak gördüğünü ifade eder. Kendini “ilk trajik filozof” olarak görmekle birlikte, felsefenin geçmişinde kendilerinden esinlediği kişileri/kişilikleri de anar: “Bir tek Herakleitos üzerinde kuşkum var; zaten onun yakınında kendimi her yerden daha sıcak, daha rahat duymuşumdur hep. Yok oluşun, yok edişin olumlanması ki, Dionysosça bir felsefenin can alıcı noktasıdır, -karşıtlıklara, savaşa ve “varlık” kavramını kökünden yadsıyarak –oluşa evet deyiş.”

Iyinin ve Kötünün Ötesi ya da Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi

Nietzsche, tüm insanlığı yaşadığı bir yanılgıdan uyandırmak, o güne kadar değer olarak tanınan/bilinen şeylerin hiç de öyle olmadığırı göstermek ister. Geri kalan insanlıkla onun arasındaki sınırı çizen, ona ayrı bir yer veren şey, “Hıristiyan ahlakını bulmuş” olmasıdır: “Hayatın en başta gelen içgüdülerini küçümsemeyi öğretmeleri; bedeni haklamak için bir “ruh” , bir “tin” uydurmaları; hayatın temel koşulunu, cinselliği ayıp bir şey olarak duymayı öğretmeleri; (...) Şurası kesin ki, ona (insanlığa) yalnız decadence değerleri en yüksek değerler olarak öğretildi. (...) Bu ölçüde yanılmak, hem de kişi olarak, ulus olarak değil, insanlık olarak. Şimdiye dek öğretilen biricik ahlak, derinden derine yadsır hayatı.” Bu nedenle, ahlakın kendisini decadence/çöküş belirtisi olarak almak, çok önemli ve benzersiz bir yeniliktir. Nietzsche, ilk kez kendisinin bu gerçek karşıtlığı gördüğünü söyler: “Bir yanda, hayata karşı alttan alta öç güden o yozlaşmış içgüdü (örnekleri Hıristiyanlık, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, idealizmin bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup taşmaktan doğmuş en yüksek bir olumlama ilkesi, sınırlama bilmeyen bir evet deyiş, acının kendisine, varlığın sorunsal ve yabancı nesi varsa hepsine.”

Felsefe tarihine baktığımızda, Antik Yunanda değerler probleminin, bir erdem ve ahlak problemi olarak anlaşıldığını saptayabiliriz. Nietzsche de, Sokrates’ten beri Avrupa tarihinde ortak belirtinin, diğer bütün değerleri ahlaki değerlerin boyunduruğuna sokma denemesi olduğunu söyler. Ona göre Sokrates’in düşüncelerinde temelini bulan Batı dünyasının bu ahlak görüşü, insan hayatına ve insan doğasına aykırı bir değerler görüşü durumundadır. Bu nedenle Nietzsche, değerler ve değerlendirme problemini, ahlakın bir problemi olarak değil, insanın bütün etkinlikleriyle ilgili bir problem olarak görür ve bu bakımdan da bizzat ahlakın kendisini “problematik” olarak anlar. Başka bir deyişle değerlendirme sorunu, ahlakın bir sorunu değil, antropolojinin bir sorunu olarak anlaşılmalıdır.

Insanı kurtarmaya çalışan Nietzsche, onu anlam ve değerlerin yaratıcısı olarak görür. Ama bu bir hümanizm değildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi olduğu için, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düşen bir şey değildir. Burada şunu özellikle belirtmek gerekir ki, Nietzsche’nin asıl başarısı ve özgünlüğü, yüzyıllar boyunca, insan-üstü güçlerde/ilkelerde aranan hayatın ve dünyanın anlamını, insanın kendi anlam verme gücünde bulunabileceğini göstermiş olmasıdır.

Nietzsche’nin yeniden değerlendirmek istediği bir şey de, çağının “modern toplum”u, başka bir deyişle çağının kültür anlayışıdır. Insanların seviyesinin yükselmesi: bu, onun insanlara koyduğu “erek”tir. Çünkü insan toplulukları değil, insan söz konusu olduğunda, kültür, insanın ve en başta onu ayakta tutan yaratıcı kişilerin seviyesi anlamına gelir. Bu nedenle, Nietzsche’nin insan anlayışına ve “üstinsan” kavramına değinmek yerinde olur. Çünkü değerleri yeniden değerlendiren, eski değerlerin yerine yenilerini ortaya koyacak olan, yaratıcı insanlardan başkası değildir.

Nietzsche’nin Insan Anlayışı ve Üstinsan Kavramı

Onun insan anlayışının simgesi durumundaki “Üstinsan”(Zerdüşt) kavramı birçok tartışmanın merkezinde yer almıştır. Çünkü Nietzsche yalnızca kendinden önceki insan anlayışlarını eleştirip aşmaktan çok, “insanı insan olarak aşmak” istemini ifade eder: “Nasıl katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan?(...) Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için “insan” ne olabilir, bunu anlatıyor, -bir sevgi, hele acıma konusu değil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir. Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır.”

Nietzsche’nin ortaya koyduğu felsefi perspektifte, insana, gerçekliği değerlendirmesi açısından bakılmaktadır. Yani insanın doğayla ilişkilerinde değil, insanlararası ilişkilerinde kavranılması söz konusudur. Nietzsche’ye göre insanlar, gerçekliği görebilme ya da görememeleri ve bundan ötürü de gerçekliği başka tarzlarda değerlendirmeleri bakımından üç tipe ayrılmaktadırlar: sürü insanı, özgür insan ve trajik insan ya da üstinsan. Nietzsche’nin sürü, kalabalık, yığın, halk, bilge olmayan, iyi insan, zayıf insan ve buna benzer adlar verdiği insan tipi, geçerlikte olan ahlak içinde yaşamını devam ettiren insandır. Bu insan tipi, kendi gözleriyle görmediği gerçekliği söz konusu ahlakın değer yargılarına göre değerlendirir ve aynı zamanda kendini ve kendine benzeyenleri ayakta tutan bir değerlendirme tarzını, çevresinin ve çağının ahlakı haline getirir. Sürü insanı ahlaklı insandır. Nietzsche, sürüden “yığın”ı değil, aralarında belli bir ahlakla bağlı, o sürünün bir zamanlar ayakta durmasını sağlamış bir ahlakla bağlı insan birliklerini anlamaktadır. Bunlar arasında aile birlikleri, cemaatler,devletler, uluslar, kiliseler, partiler ve her türlü gruplaşmalar sayılabilir. Bir sürüyü o sürü yapan, onun ahlakından başka bir şey değildir. Özgür insan ise, ahlakdışı insandır. Içinde yetiştiği ve yaşadığı sürüden kopmuş, kendi yolunu arayan, insanla ilgili şeyleri, insanın herşeyini kendi gözleriyle görmek isteyen insandır. Ama özgür olma yolunda her kişi, birkaç dönem geçirmek, birkaç basamak inip çıkmak zorundadır. Geçerlikte olan ahlakın dışına çıkaran ilk adım, “büyük kopma”dır. Ahlaki değerlerin ve değer yargılarının havada kaldığının farkına varan kişi, “büyük kopma”nın sınırına gelmiş demektir. Işte bu noktada insanın karşısına nihilizm sorunu çıkmaktadır. Bu temel problem karşısında ancak “etkin” (aktif) olan kişi, terkettiği değerlerin yerine yeni değerler yaratma/ortaya koyma imkanı bulabilir.

Üstinsan yeni başarılar, “yeni değerler” ortaya koyan insandır. Yaratıcı insan bu yeni başarılarıyla, bir yandan ‘geçmişi kurtarır’; ama diğer yandan da geleceğe, insanın geleceğine yön verir: onun asıl işlevi budur. Bu konuda Nietzsche şunları söyler: “Ödevim, insanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin, neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o büyük öğleyi hazırlamak olan ödevim, şu kanının zorunlu sonucudur: Insanlık doğru yolu bulmamıştır kendi başına; yönetilişi hiç de tanrısal değildir; tersine, o yadsıyan, bozucu içgüdüler, decadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en kutsal değerleri arasında hüküm sürmüştür. Ahlaki değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; insanlığın geleceği bunun cevabına bağlıdır çünkü.”

Yaratıcı insan yaptığı değerlendirmelerle ölçü veren, “yasalar koyan”, “buyuran” insandır: onun işi budur, yalnızca değerleri saptamak değil. Ama bunu yaparken, ‘bu böyle olmalıdır’ derken, bunun tehlikelerini de hisseder. Yaratıcı insanlar insanlık için ortaya koydukları amaçları ve değerleri, önce kendilerinde denerler: kendileri, yapıp ettikleri ve eserleri bunun göstergesidir. Bu açıdan Nietzsche’nin “Zerdüşt” tipi ile yapmak istediği şey, insanı ayakta tutan ve ona değerini kazandıran, geleceğe yön veren, hedef koyan üstinsanların ortaya çıkışını rastlantının elinden alıp, insanlara “hedef olarak koymak”, yeryüzü kültürünün hedefi yapmaktır.

Filozofların kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarını, ahlaki yargı yanılgısının üstünde olmalarını isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüşt adlı eseri bir bakıma, bu ve buna bağlı başka soruların yanıtlarının ortaya konuluşudur. Ancak onu harekete geçiren insanlığa yeni bir yol göstermek, değerleri yeniden değerlendirmek isteği olmakla birlikte, yine de düşüncelerinin ve girişimlerinin “insanlık dışı” olarak anlaşılabileceğini de öngörür: “Şimdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrısal bilinen her şeyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, ağzına dek güç ve bereket dolu düşüncenin ülküsü; ulusların haklı olarak değer bildiği en yüce şeyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azından bir körlük, arada sırada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiliğin, iyilikseverliğin ülküsü, ki çoğu zaman insanlık dışı gözükecektir.” Çünkü Nietzsche’ye göre, insanın “her an aşılmakta” olduğunun bir simgesi ve kişileşmesi olan Zerdüşt’te, “üstinsan kavramı en büyük gerçek olmuştur burada, -şimdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu aşağıda kalmıştır.” Nietzsche, Zerdüşt’ün kişiliğinde Üstinsan’ı bir varoluş tarzı olarak sunmaktadır: “Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayınlık, bu kabına sığmazlık, Zerdüşt’ün kişiliğini yapan ne varsa, hiçbiri büyüklüğün ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmemiştir daha önce. Zerdüşt kendini işte bu yüzden, böyle geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğu için, en büyük varoluş biçimi saymaktadır; kendisinin bunu nasıl tanımladığını duyunca, onu başka bir şeye benzetmekten vazgeçer artık insan.”

Kendi döneminde yeterince anlaşılmamış bir düşünür olan Nietzsche’nin geleceğe (20 yüzyıla) ilişkin pekçok öngörüsü gerçekleşmiştir. Yaklaşan çağın savaşlara, milliyetçi aşırılıklara ve tehlikeli gelişmelere gebe olduğunu düşünen Nietzsche’nin insan ve değerler problemi üzerinde önemle durmasının nedensiz olmadığı anlaşılmaktadır. Evet, onun ölümünden bu yana yüz yıllık bir zaman geçti. Şimdilerde yeni bir çağın başlangıçlarında bulunuyoruz. Ama geçmişte olduğu gibi bugün de gelecek, yani insanın/insanlığın geleceği problemi aklımzdan hiç çıkmayan önemli bir problem. Bu probleme yanıtlar bulmada ve bulunan/verilen yanıtları değerlendirmede Nietzsche’den öğrenilecek şeylerin olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kendi kültürel ve tarihsel gerçekliğimizi değerlendirme konusunda da onun felsefesinde yol gösterici unsurların fazlasıyla bulunduğunu da söylemek yanlış olmasa gerek
__________________

YALEM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 25.08.05, 20:17   #13
YALEM
Administrator
 
YALEM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17.07.05
Nerden: Düzce-Ankara
Yaş: 32
Mesajlar: 6.230
Konular: 2386
Ruh Halim:

Ettiği Teşekkür: 28
588 Mesajına 1.415 Kere Teşekkür Edlidi
YALEM - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


Charles DARWIN

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

1809-1882 yılları arasında yaşamış ve canlılarda evrimin doğal ayıklanma yoluyla gerçekleştiğini öne süren teo¤risiyle, bilim ve düşünce tarihinde adeta bir devrim yaratmış olan Ingiliz doğa bilimci.

Evrim konusunda yeterli kanıt sunarak, canlıların, doğal ayıklanma yoluyla çevreye uyum sağladığını açıklamış ve On the Origin of Species by Means of Natural selection [Türlerin Kökeni] adlı temel eserinde geliştirdiği görüşleriyle, zamanının bilim ve din çevrelerini derinden etkilemiş olan Darwin, Darwinizm olarak bilinen evrim öğretisiyle Tanrı’nın varoluşuna dair en önemli kanıtlardan biri olan düzen ve amaç kanıtının gücünü zedelediği gibi, yaradılışla ilgili dini öğretilere de darbe indirmiştir.

Darwinizm: Ünlü Ingiliz biyolog ve doğabilimcisi Charles Darwin’in doğal ayıklanma, türlerin kökeni ve insanın türeyi¤şiyle ilgili evrimci görüşünü, onun insan da içinde olmak üzere, tüm canlı varlık türlerinin doğuşunu ve gelişmesini yaşama savaşı ile açıklayan araştırmalarını ve görüşlerini tanımlayan genel terim.

Darwin’in, organik değişimleri açıklamak amacıyla geliştirdiği biyolojik evrim teorisini temele alan yaklaşım; insanı da içine alan canlı doğanın evrimle oluştuğunu, bu evrimin itici gücünün, yaşama kavgası ve bunun sonucu olarak da, doğal ayıklanma olduğu¤nu, doğal türlerin yaratılmayıp, doğal etken¤lerle, birbirlerinden çıkarak oluşmuş olduğunu öne süren öğreti olarak Darwinizm, Darwin’in, evrimin üç ilke ya da etkenin etki¤leşimine dayandığı anlayışını tanımlar. Bu üç ilke ya da etken sırasıyla değişiklik, kalıtım ve varolma savaşıdır. Bunlardan değişiklik, bütün canlılarda söz konusu olan serbestleştirici etken; kalıtım, benzer organik formların bir kuşaktan başka bir kuşağa aktarılmasını sağlayan tutucu etken; varolma savaşı ise, belli bir ortamda üstünlük sağlayacak değişiklikleri belirleyen, böylece de seçici bir üreme hızı aracılığıyla türlerin değişime Uğ¤ramasını sağlayan etkene karşılık gelir.
__________________

YALEM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:27 .


Powered by vBulletin Version 3.6.4 Copyright ©2000 - 2006, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
263, 266, 267, 268, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 298, 222, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 371, 370, 336, 337, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 295, 246, 247, 248, 249, 250, 299, 252, 292, 291, 296, 297, 301, 300, 213, 293, 289, 264, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 302, 294, 303, 288, 287, 314, 322, 308, 338, 310, 312, 313, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 330, 331, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 376, 377, 263, 266, 267, 268, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 298, 222, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 371, 370, 336, 337, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 295, 246, 247, 248, 249, 250, 299, 252, 292, 291, 296, 297, 301, 300, 213, 293, 289, 264, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 302, 294, 303, 288, 287, 314, 322, 308, 338, 310, 312, 313, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 330, 331, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 376, 377, 263, 266, 267, 268, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 298, 222, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 371, 370, 336, 337, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 295, 246, 247, 248, 249, 250, 299, 252, 292, 291, 296, 297, 301, 300, 213, 293, 289, 264, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 302, 294, 303, 288, 287, 314, 322, 308, 338, 310, 312, 313, 315, 316, 317, 318, 319, 320, 321, 330, 331, 341, 342, 343, 344, 345, 346, 347, 348, 350, 351, 352, 353, 354, 355, 356, 357, 358, 359, 360, 361, 362, 363, 364, 365, 366, 367, 368, 369, 376, 377,