![]() |
|
|
|||||||
| Psikoloji-Felsefe Psikoloji-Felsefe hakkında genel kültür bilgilerini buradan okuyabilirsiniz |
| Tags: kavram, psikoloji, temel |
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
| Teşekkür Edenler |
|
|
#21 |
|
Özel Üye
![]() |
Kendileme 1970'li yıllarda çevre psikolojisi vokabülerine giren kendileme (appropriation) terimi, çok anlamlı bir terimdir. Genel olarak bir şeyi kendisi için alma, kendi kullanımına ayırma eylemini belirten kendileme, yasalar açısından, bir mekân parçası veya eşyalar üstündeki egemenlikle ilgilidir, mülk edinmeyi belirtir; teknik olarak bir eşyanın işlevsel kullanımını, yani bir işe uygun bir şeyi alıp kullanmayı belirtir; antropolojik açıdan nesnel gerçeklik, üzerinde insanın eylemde bulunduğu bir gerçeklik olarak tanımlandığında kendileme, gerçeklik üzerinde, insanın kendini gerçekleştirmesine yarayan bir etkinlik biçimini belirtir; kültürel açıdan bireyin gizil potansiyellerini gerçekleştirmesini ve değer kazanmasını sağlayan çevre özelliklerine referansla tanımlanır; psikolojik açıdan, duyumsal, devimsel ve algısal etkinlikle kendi kontrolünü tanımayı, bireyin, şeylere ve dünyaya hakim bir konumda görülmesini belirtir (Fischer, 1976). Kendileme, insanın çevreyle ilişkisinde temel bir eğilimidir, insanın bir mekân parçasına el koyması, hakim olmasıdır. Mekânla yakınlık kurmaktır; mekânın çeşitli yanlarını öğrenmek, keşfetmektir; mekânı rahatlatıcı, güven verici bir yere dönüştürmektir. Kendileme süreci, önce belirli bir mekân parçasının sınırlandırılması, işaretlenmesi, ardından mekânla yakınlaşmanın gerçekleşmesi ve nihayet kişisel bir mekânın inşası aşamalarını kapsar (Moles, 1976); kendileme, bakışla, mekânı düzenleme ve döşemeyle, fiziksel ve psikolojik olarak sınırlandırma ve keşfetmekle, gözleme vasıtasıyla gerçekleşir. Kendini Açma Kendini açma, bireyin kendine ilişkin bilgi veya enformasyonları diğer kişilere açma veya açıklama olgusudur. Kişiler arası iletişimde önemli sonuçları olan bu olgu Johari Penceresi'nin yapısında da temel faktörlerden biridir. Johari Penceresi kişinin 'kendisi tarafından bilinen' ve 'diğerleri tarafından bilinen' yanlarının çaprazlanmasıyla elde edilen dört bölge içermektedir. Bu bölgeler her bir bilgi kümesinin azlığı veya çokluğuna bağlı olarak dar veya geniş olabilmektedir. Genel olarak denilebilir ki kişinin kendine öz güveni ve bulunduğu ortamın güvenirliğine inancı arttıkça, dışa açılması da artmaktadır. Kendini Değerlendirme Kendini değerlendirme kavramı (self-evaluation) bir kişinin diğerini değerlendirmesi yerine kendi kendini değerlendirmesini ifade eder. Genelde bu değerlendirmenin belirli bir motivasyon taşıdığı, yani kişinin kendi hakkındaki pozitif imajım korumasını sağladığı öne sürülmüştür. Bu eğilim, çeşitli mekanizmalarda somutlaşmaktadır; örneğin diğerleriyle uygun sosyal karşılaştırmalara girme; yakın kişilerin başarılarını kullanma veya paylaşma; grubun efektif normlarına diğerlerinden daha çok uyduğunu gösterme (P. I. P. Etkisi), vb. Kendini Kategorilendirme Sosyal kimlik konusundaki araştırmalar bağlamında ortaya atılan kendi kendini kategorilendirme (self-categorisation) kavramı, Turner ve arkadaşlarının (1985, 1987) grupların oluşumunun psikolojik temeline koyduğu bir kavramdır. Bireyin benlik kavramı, kendini kategorilendirmeyi, yani kendini bir grubun temsilcisi gibi görmeyi içerir. Bireylerin kendilerini yerleştirdikleri kategoriler farklı soyutlanma düzeyinde bulunabilir; örneğin 'bilim adamı' ve 'psikolog' gibi. Bu tür kategoriler, bireysel kimlik/benlik veya sosyal kimlik/ benlikten daha az veya çok soyut olabilir; örneğin kişisel düzey ya da kendini bireysel bir varlık gibi görme (kişisel kimlik), gruplar arası düzey ya da kendini bir grubun üyesi gibi görme (sosyal kimlik) ve gruplar üstü düzey ya da kendini bir insan gibi görme. Bireyin kendini yerleştirdiği kategoriler (benlik ya da kimlik kategorileri) birbirinden ayırdedici belirli niteliklerden ziyade, bulundukları düzey bakımından farklılaşırlar, zira aynı bir özellik, örneğin 'yardımseverlik', bağlama göre bireysel, sosyal veya insanî kimliğin bir niteliği olabilir. Sonuç olarak bu perspektifte, kendini kategorilendirmek için kullanılan kategorilerden veya düzeylerden herhangi birisi diğerinden daha temel (basic) değildir. Kendini Sunma Bireyin diğerleri tarafından kendi benlik kavramına uygun ve çoğu kez de olumlu bir şekilde algılanma eğilimini ifade eden kendini sunma ya da benlik sunumu (self-presentation) kavramı, bireyin diğerleri önündeki davranışlarım kontrol etme ve görünümünü ayarlama çabalarını kapsamaktadır. Bu çabalar, hem bireyin kendini sunma amaçlarına ve hem de muhataplarının özelliklerine göre farklılaşmaktadır. Olumlu izlenim bırakmak esas olmakla birlikte, bu mümkün olamadığında, geçerli bir özür veya mazeret bulunarak, kayıplar en aza indirilmeye çalışılmaktadır. Bireyin kendini istediği gibi sunabilmesi, büyük ölçüde diğerlerinin onun davranışlarına nasıl tepki vereceklerini kestirebilme ve başka rolleri üstlenebilme kapasitesine bağlıdır. Benliğin davranışsal yanma işaret eden benlik sunumu, benliğin bilişsel (benlik kavramı) ve duygusal boyutlarına (öz saygı) kıyasla daha az sayıda araştırmaya konu olmuştur. Araştırmalar, genel olarak kendini sunmanın farklı yol ve stratejileri üzerinde odaklaşmakta ve bunun bireyin kendine ilişkin inançlarında değişmelere yol açtığını ortaya koymaktadır. Kendini sunmada izlenen amaca bağlı olarak, bazı yazarlar, 'stratejik kendini sunma' ve 'otantik kendini sunma' ayrımına gitmektedirler. Birincisinde kendini sunma, izlenim yönetimini esas almakta ve burada, diğerlerinin hakkımızdaki algılarının kontrolü hedeflenmektedir. Bu sunma tarzı, 'kendini uyarlama' kavramına tekabül etmektedir. İkincisinde ise, diğerlerine kendimizi, makyajsız ve rol yapmadan daha iyi anlatmak amaçlanmaktadır. Kendini Uyarlama Benlik imajının kontrolü olarak da bilinen bu olgu (self-monitoring), kişiler arası ilişkilerde, diğerlerine sunulan imajın manipülasyonunu ifade etmektedir. Bu ilişkilerde, diğerlerinin tepkilerine, geri bildirimlerine göre ve belirli bir etki yaratmak amacıyla benlik sunumu denetlenip ayarlanmaktadır. Kendini uyarlama, bireylerin çeşitli sosyal ortamlarda kendilerini sunmalarının belirli bir tarzına işaret eder. Bu tarz, diğer insanları ve durumun Özelliklerini dikkate alarak kendini diğerlerine kontrollü bir şekilde göstermeyi içermektedir. Burada kontrol, konuşmanın tarz ve içeriği kadar, dış görünüşü ve sözel olmayan davranışları da kapsamaktadır. Snyder bu özelliğin, kişilere göre farklılaşan bir eğilim olduğunu savunmuş ve bunun farklı düzeylerinin bir ölçek vasıtasıyla ölçülerek ortaya konabileceğini savunmuştur. Bu özelliğe yüksek düzeyde sahip olanlar, bir tür 'sosyal bukalemun' olarak nitelendirilmiştir. Ancak kendini bu şekilde ayarlayarak sunma, çeşitli çağ ve ortamlara göre, kültürel normlar tarafından bazen aşağılanmış ('Olduğun gibi görün'), bazen da yüceltilmiştir ("Kendine dikkat et, dikkatli davran, vb."). Keşif Yoluyla Öğrenme Bilişsel-bütüncü yaklaşıma göre öğrenme, bireyin yaşantılarına ve oluşturduğu algılara dayalı olarak konuya ilişkin bir anlayış geliştirmesidir. Öğretim ise, çeşitli konu-materyal düzenlemeleriyle bireyin uygun zihinsel bir yapı oluşturmasını ve bu yapıya uygun bir anlayış geliştirmesini sağlamaktır. Bir zihinsel yapının oluşturulabilmesi için yapının öğelerinin anlamlı bir şekilde ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Böyle bir yapının davranışçı kuramlarla oluşturulması olanaksızdır. Öğrenmenin oluşabilmesi için, zihinsel yapıların kurulması, soyut genellemelere ulaşılabilmesi, genel kavramların oluşturulması zorunludur. Bu tür yapılar daha kalıcı bir özellik göstermektedirler. Örneğin, bir öğrenci, çok ayrıntılı bilgiler edinebilir. Ancak, öğrendiği konuya ilişkin genel bir zihinsel yapı oluşturamamışsa, öğrendiklerini hızlı bir şekilde unutur. Oysa, konuya ilişkin genel bir zihinsel yapı oluşturmuşsa, ayrıntılarla ilgili bilgiler bile bu yapıya kolayca katılabilir, yapıyla bütünleştirilebilir. Bruner'in kuramı, bir öğrenme kuramından çok öğretim kuramıdır. Bu kuram dört temel ilkeye dayanmaktadır: a. Güdülenme b. Yapı c. Sıralama d. Pekiştirme a. Güdülenme İlkesi Bruner'e göre, bütün çocuklarda öğrenme isteği vardır. Bu isteğin desteklenmesi güdülenmeyi oluşturur. Dışsal güdülenme belirli eylemlerin tekrarlanmasında etkili olurken, içsel güdülenme öğrenmede sürekliliği sağlar. Bu nedenle, öğrenmede içsel güdülenme daha önemlidir. Çocuklarda içsel güdülenmeye yol açan üç ana etken vardır. Birincisi meraktır. Çocuk bu güdü ile dünyaya gelir ve yaşaması, canlılığını sürdürebilmesi için gereklidir. Çocuklar, genellikle çok meraklı olurlar ve dolayısıyla sürekli konu ve etkinlik değiştirirler. Okullarda bu duygudan yararlanmak ve geliştirilmesi için uygun bir öğrenme ortamı oluşturmak gerekir. İçsel güdülenme altında yatan ikinci etken başarma isteğidir. Bu istek gerçekleştirildikçe çocukta bir yeterlilik duygusu oluşur. Başarılı ve yeterli olunan alanlara karşı ise ilgi, yani güdülenme artar. Üçüncü etken başkalarıyla birlikte olma eğilimi ya da güdüsüdür. Bu eğilim, çocuğun başkalarıyla işbirliği yapmasına ve işbirliği duygusunun gelişmesine yol açar. Öğretmenler, işbirliğine dayalı eğitim-öğretim etkinliklerinde bu doğal eğilimden yararlanabilirler. Öğrenme uzun bir süreç olarak düşünüldüğünde, öğrenmeye ilişkin seçeneklerin incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Bu amaçla, öğretmenin öğrenciye çeşitli seçenekler sunması, seçeneklerin incelenmesinde ve değerlendirilmesinde yardımcı olması, onu öğrenmeye hazır duruma getirmesi önemlidir. Seçeneklerin incelenmesi ve değerlendirilmesinde üç aşamadan geçilir. 1. Eyleme Girişme Çocukları eyleme geçirmek için, onları öğrenme durumlarıyla ya da problemlerle karşılaştırmalıdır. Ancak, problemler çok zor ya da çok kolay olmamalıdır. Çocuklar çok zor problemleri almakta güçlük çekerler. Bu durum da, güdülenmenin azalmasına neden olur. Çok kolay problemleri ise hafife alırlar. Bu nedenle, öğrencilerin karşılaşacakları öğrenme durumları, onların merakını sürekli tutacak ve başarma duygusunu oluşturacak güçlük düzeyinde olmalıdır. 2. Eylemi Sürdürme Eylemlerini sürdürebilmeleri için çocuklar giriştikleri araştırma ve etkinliklerin tehlikesiz olduğunu bilmek isterler. Bu yüzden, inceleme ve değerlendirme sonucunda kazanacakları avantajların karşılaşacakları risklerden daha fazla olduğuna inandırılmalıdırlar. Çocuklar öğretmenin rehberliğinde sürdürecekleri etkinlikleri, kendilerinin yapacakları etkinliklerden daha az sakıncalı görmelidirler. 3. Yönelme Girişilen inceleme ve değerlendirmelerin bir yönü olmalıdır. Çocuklar varılmak istenen hedefin ne olduğunu, gerçekleşme düzeyini ve hedefe ne kadar yaklaştıklarını bilmelidirler. Kısaca öğrencileri öğrenme için yönlendirirken üç özelliği göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Birincisi öğrencinin merakını canlı tutmaktır. İkincisi uzun bir öğrenme süreci içinde olan öğrencinin desteklenmesidir. Çalışmalar öğrencinin gerilimini arttırmamalıdır. Üçüncüsü ise, bilginin elde edilmesi için yapılan çaba ve etkinliklerin yönlendirilmesidir. Öğrencinin değişik yollar bulmasına yardım edilmelidir. b. Yapı İlkesi Daha önce de belirtildiği gibi, öğrenmenin oluşabilmesi için öğrenilecek konuya ilişkin bir zihinsel yapının kurulması gerekmektedir. Bu yapı öğrenmeye en uygun yapı olmalıdır. Başka bir değişle, herhangi bir düşünce, bir problem ya da bilgi bütünü öğrencinin anlayabileceği bir şekilde, basitleştirilerek sunulmalıdır. Bu yapı, öğrencinin yaşına, yeteneğine ve yaşantılarına göre değişir. Herkes için en uygun tek bir yapı yoktur. Ancak, farklı öğrenme ve gelişim düzeyindeki bireyler için farklı, en uygun yapılar vardır. Bruner bilgiyi basitleştirmek için yapıyı incelerken öğrenme bilişsel gelişim süreçlerini ve bilginin kazanılmasını birlikte ele almaktadır. Herhangi bir konu ya da bütünsel bir bilgi en uygun bir yapı içinde sunulduğu zaman, öğrenciler tarafından kolayca öğrenilebilir. Öğretmenin başarılı olması da, konuların temel kavram ve ilkelere dayandırılmasına ve bir bütünlük gösterecek şekilde yapılandırılmasına bağlıdır. Böylece konunun temel öğelerinin ve bunlar arasındaki ilişkilerin kavranması yeni öğrenmelere, yeni buluşlara yol açabilir. Örneğin, cümlenin temel öğelerini ve dayandığı ilkeleri kavrayan bir öğrenci, bu bilgilere dayanarak daha karmaşık cümleler kurabilir. c. Sıra İlkesi Bruner'e göre zihinsel gelişme basitten karmaşığa doğru bir sıra izler. Dolayısıyla, ilköğretimden başlayarak, konuların da bu sıra içinde sunulması gerekmektedir. Konuların gittikçe genişleyen ve derinleşen bir diziliş içinde verilmesi hem konuların öğrenilmesini kolaylaştırır hem de düşüncenin daha iyi gelişmesini sağlar. Konularla bilişsel gelişme arasında paralellik kurulmazsa, konular çocuklara kolay ya da zor gelir. Bu da güdülenmenin düşmesine, dolayısıyla da öğrenmenin azalmasına yol açar. d. Pekiştirme İlkesi Bruner'in kuramında pekiştirme önemli bir yer tutar. Öğrenmede başarı pekiştirme işlemine bağlıdır. Pekiştirmenin zamanlaması konusunda öğretmenler dikkatli olmalıdırlar. Pekiştirme öğrenciye amacına ulaşmakta olduğunu hissettirmeli ve onu güdüleyebilmelidir. Pekiştireçler öğrencinin anlayabileceği şekilde olmalıdır. Bu nedenle, 6-7 yaşına kadar fiziksel ödüller sürdürülmelidir. Bu yaştaki çocuklara aferin demenin pek anlamı olmaz. Bruner'e göre, ideal anlamda öğrenciyi dıştan güdülemek yerine kendisini düzeltici, geliştirici bir işlev kazandırmak amaç olmalıdır. Sonuçların bilinmesi öğrenmeyi, bir işi sürdürmeyi etkilemektedir. Bu yüzden, öğrenmeye ilişkin sonuçlar öğrenciye verilmelidir. Böylece öğrenci kendi başarısı hakkında bir yargıda bulunabilir. Geribildirim öğrenci için uyarıcı bir nitelik taşımalıdır. Bu amaçla da, kendi başarını durumunu değerlendirebileceği bir aşamada verilmelidir. Geri bildirimin çok erken ya da çok geç yapılması, aşırı olumlu ya da aşırı olumsuz olması yarardan çok zarar getirebilir. Ayrıca, geribildirimin öğrencinin kolayca anlayabileceği bir biçim ve yapıda olması da önemlidir.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#22 |
|
Özel Üye
![]() |
Kimlik Kimlik (identity), insanın kendini tanımlama ve konumlamasının ifadesidir. Daha açık bir deyişle kimlik, insanın kendisini sosyal dünyasında nasıl tanımladığı ve nasıl konumladığını yansıtır; onun kim olduğu ve nerede durduğuna ilişkin bir cevaptır. Bu noktadan hareketle, kimlik, bir birey veya grubun kendini diğer birey veya gruplardan ayırdedici özelliklerinin bütünü olarak tanımlanabilir. Bu açıdan baktığımızda kimliğin tanımı, daima bir diğerine göre yapılır. Diğerinden, Ötekinden geçer. Kimlik terimi çok farklı alanlarda ve şekillerde kullanılmaktadır. Bir yandan etnik, dinsel veya kültürel azınlıkların taleplerini belirtmektedir; Eski Yugoslavya'da, Rwanda'da, Kafkaslarda, vb. yaşanan savaşlarda kimlik çatışmalarından söz edilmiştir. Küreselleşmeye karşı tepkiler bağlamında ise kimlikçi kapanmalardan, kimliksel direnişlerden; modernleşmeye karşı tepkiler bağlamında kökten dinci kimlik arayışlarından, eski kimliklere dönüşlerden ya da kimlik regresyonlarından söz edilmektedir. Ergenlik döneminde, toplumların geçiş dönemlerinde ve yabancı kültürlerden ani etkileniş dönemlerinde kimlik krizinden söz edilmektedir. Nihayet toplumsal alt grupların (homoseksüeller, transseksüeller, vb.), komünoter grupların toplumdaki global norm ve kurallarla ilişkisinde de, kamusal tanınma ya da kimlik iddiası konu olmaktadır. Öte yandan kimliğin bir birey ya da grup için söz konusu olmasına bağlı olarak bireysel veya kişisel kimlikten ya da sosyal veya kolektif kimlikten söz edilmektedir. Kimlik arayışı, bireysel yanında özel birey haklarına saygı anlamında modernite hareketine göndermektedir; bir grup veya azınlık için talep edildiğinde ise komünoter bir yan taşımaktadır. Kimliğin bu iki yanı, çoğu kez çatışmalı bir özellik göstermekte; temel mantıklarında, değerlerinde ve hak taleplerinde farklılaşmaktadır. Kitle Psikolojisi Kitle psikolojisi (massenpsychologie) kavramı, Freud tarafından ortaya atılmıştır. Freud, 1921'de yayınladığı Massenpsychologie und Ich-Analyse adlı (Kitleler Psikolojisi ve Ben'in Analizi) kitabında, kendisinden önce Le Bön (1895) ve McDougall (1920) tarafından ele alınan bir konuyu, daha açıkçası kalabalık veya kitle içersinde bireylerin değişmesi olgusunu kendi perspektifinden irdelemiştir. Freud bu eserinde konu hakkında bu iki yazarın öne sürdüğü görüşleri gözden geçirdikten ve pek çok hususta hemfikir olduğunu belirttikten sonra, kitlenin, bireyi değiştirme kapasitesi hususunda kendi analizini ortaya koyar. Ona göre bireyin kitle içersindeki değişimi, heyecanların, duyguların büyümesi ve aklın, düşüncenin gerilemesinde somutlaşır. Bu konuda kalkış noktası olarak Le Bön ve McDougall'ın öne sürdüğü 'telkin' kavramı yerine, libido kavramını önerir; libido, sevgi, aşk, cinsellikle ilgili dürtülerin enerjetik kaynağıdır ve kitle ruhunun Özünü, bu tür ilişkiler oluşturur. Freud ayrıca, bu iki yazardan farklı olarak, kitlenin sürükleyicisi veya önderi durumundaki şefin rolüne büyük önem verir. Önderli ve öndersiz kitle ayrımı yapar; birincisi spontandır, doğal duruma yakındır; ikincisi yapaydır (dağılmasını önleyen engeller vardır), kültürün ürünüdür (ordu, kilise gibi). Freud'e göre kitlelerde iki yapısal eksen vardır: Kitle Üyelerinin şefle ilişkilerinin örgütlenmesini sağlayan dikey eksen ve üyelerin birbiriyle ilişkilerini ifade eden yatay eksen. Bu ilişkiler, sevgi ilişkileridir; Freud, bunun böyle olduğunu gösteren bir kaç hususa işaret eder; ilk olarak şefin eşit bir sevgiyle tüm üyeleri sevdiği varsayılır, ikinci olarak kitlenin dağılması halinde bir panik yaşanır, üyeler kendilerini terkedilmiş, yalnızlığa itilmiş hissederler; üçüncü olarak kitle üyelerinin, kitle mensubu olmayanlara karşı düşmanlık, hatta Öfke ve kin duyarlar. Bunlar Freud'ün, kitleyi oluşturan bağların libidinal nitelikte olduğu tezini desteklemektedir. Bu iki eksenden dikey olanı, yatay olana kıyasla daha önemlidir, belirleyicidir. Kitlenin varlığını sürdürebilmesi için, şefin varlığı zorunludur (ancak dış bir hedefe duyulan düşmanlık da şefin yerini tutabilir). Freud, analizinin sonunda şu görüşe varır. Örgütlenmiş bir kitle, ikili bir sürecin sonucudur. Bir yandan pek çok kişinin, Ego ideali yerine aynı bir dış objeyi ikame etmesi, yani dikey eksenin tesisi; öte yandan bu bireylerin birbiriyle özdeşleşmesi, yani yatay eksenin tesisi. Birey, kitle içinde özgül bir mekanizma yoluyla dönüşüm geçirir. Kitle üyelerinin her birinin, ego ideali yerine şefi koymak suretiyle narsisizmin sınırlandırılmasını kabul etmesi sonucu dönüşüm yaşanır. Kişisel Mekan Çevre psikolojisinde insan-mekân ilişkileri çerçevesinde ortaya atılan kişisel mekân (personal space) kavramı, her bireyin etrafında bulunan, sınırları savunulan, diğerine yabancı olan ve bireyin fiziksel ve bilişsel olarak hakim olduğu kişisel alanı ifade etmektedir. Çevre psikologları kişisel mekânı, mesafeye benzer şekilde ve mahremiyet düzeyi yüksek bir alan olarak kavramlaştırmaktadır. Burada kişisel mekân, 'kişinin etrafında bulunan ve onun vücut semasıyla bütünleşmiş çevre parçası' (Seguin) veya 'girişi korunan ve duygusal yükler taşıyan bölge' (Sommer) veya 'gerilim ya da kaygılardan kaçınmak için işgallere karşı korunan, kişilere ait olan ve vücudu çevreleyen mekân parçası' (Morval) ve benzeri şekillerde tanımlanmaktadır. Çevre psikologlarına göre (Morval, 1981) kişisel mekân, sosyo-kültürel niteliklidir, bireyle birlikte yer değiştirir, esnektir, değişkendir; fiziksel yanları olmakla birlikte salt fiziksel referans noktalarına indirgenemez. Kişisel Mesafe Kişisel mesafe (personal distance) ve bunun çizdiği kişisel alan, bir bireyin kendisi ile diğerleri arasında tuttuğu koruyucu bir balon veya küreye benzetilebilecek bir tabakadır. Hall'in tipolojisinde kişisel mesafe, yaklaşık olarak 45 cm. ile l .25 m. arası alanı (kollarını açmış iki kişinin kol mesafesi) ifade eden bu mesafe, samimi dostlara, güvenilir kişilere ve kendileriyle özel ilgilerin paylaşıldığı insanlara açılır.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#23 |
|
Özel Üye
![]() |
Komplo Zihniyeti Komplo zihniyeti terimi (conspiracy mentality), kısaca 'komplo teorileri' üreten insanların düşünme tarzlarını belirtmek için kullanılan bir terimdir. Komplo teorileri, günlük yaşamda olayları açıklamak üzere üretilen örtük teorilerin özel bir türüdür. Moscovici'ye (1987) göre bu zihniyetin bir takım ayırdedici özellikleri vardır: Bir grubu komplo hazırlamak ve yapmakla suçlamak; insanları, şeyleri ve eylemleri zıt kutuplu (yerli-yabancı, hukuki-hukuki değil, iyi-kötü, vb.) iki sınıfa ayırmak; her şeyin hem kendisi, hem de başka bir şey olduğuna inanmak; insan davranışlarını ve eylemlerini daima niyetli görmek, vb. Konformite Konformite, diğer kişilerin veya grubun gerçek veya hayali varlığına bağlı olarak bir bireyin düşünce ve davranışlarının diğerlerinin yönünde değişmesidir. Bu değişme olgusu, bireyin tek başına veya diğerlerinin önünde etkilenmesine bağlı olarak farklı şekillerde kavramsallaştırılmakta ve tanımlanmaktadır. Kültürel Psikoloji Kültürel psikoloji, genel anlamında, psikoloji ile kültürü ilişkilendiren ya da kültürü bir değişken olarak dikkate alan psikoloji çalışmalarının belirli bir tarzını ifade etmektedir. Psikoloji tarihi boyunca birbirinden az ya da çok farklı çeşitli örneklen görülen ve psikolojiyi kültürle ilişkilendiren çalışmalar birkaç ana başlıkta toplanabilir: Kültürel psikoloji, yerel psikoloji, kültürlerarası psikoloji, etnik psikoloji veya etnopsikoloji, yakın alanlardan psikolojik antropoloji, karşılaştırmalı antropoloji vb. Bunların içerisinde iki temel eğilim ayırdetmek mümkün görünmektedir: Kültürel psikoloji ve kültürlerarası psikoloji. Biraz şematize edersek kabaca kültürel psikoloji, kültürü veya belirli bir kültür içerisinde cereyan eden davranışı, o kültürün içerisinde üretilmiş kavram ve teorilerle anlama ve kültürler arasında doğrudan karşılaştırmalar yapmaktan kaçınma eğilimindedir. Kültürlerarası psikoloji ise psikoloji bilimi içerisinde daha önceden üretilmiş olan teori ve kavramlardan hareketle, ele aldığı olgunun kültürler arasında nasıl değiştiğini, çoğunlukla her bir kültürde toplanmış olan verilerin karşılaştırmalı analizine dayanarak inceler. Biraz basitleştirecek olursak, kültürel psikoloji daha ziyade "kültür"ü; kültürlerarası psikoloji ise daha ziyade "psikoloji"yi vurgulamaktadır. Kültürlerarası Psikoloji Kültürlerarası psikoloji, psikolojik olguların dünyanın çeşitli bölgelerine göre farklılıklarının ve insan davranışının içerisinde cereyan ettiği kültür ile davranışın etkileşiminin incelendiği bir çalışma alanıdır. Kültürlerarası psikoloji, son yıllarda, özellikle genel psikoloji ve sosyal psikoloji başta olmak üzere, kognitif psikoloji, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji gibi alanlarda açık veya Örtülü bir tarzda kültürlere göre karşılaştırma yapma gereği hissedildikçe giderek önem kazanmaktadır. Zira büyük ölçüde Batı dünyasının (Amerika-Avrupa) antropolojik eğilimlerini yansıtan halihazırdaki psikolojik bilgilerin çeşitli kültürlerde sınanması, incelenen olguların farklı kültürlerdeki görünüşlerinin veya belirli bir kültürde mevcut olmayan ancak bir başka kültürde mevcut olan yeni olguların ortaya konması ve nihayet bulguların entegrasyonu vasıtasıyla evrensel bir psikoloji bilimi oluşturulması, kültürlerarası psikolojinin başlıca amaçlan arasında yer almaktadır (Jahoda & Krewer, 1997). Modern anlamda kültürlerarası psikolojinin ortaya çıkışı II. Dünya Savaşı sonrasına denk düşmektedir. Bir yanda savaşın hatırlattığı etnik sorunların etkisi, öte yanda savaş sonrasında insanı ve toplumu anlamaya yönelik teorilerin belirli bir kültür dünyasının veya ulusallığın dar sınırlarından kurtarılması motivasyonu, kültürü dikkate alan çalışmaların gelişmesine neden olmuştur (Segall, Lonner & Berry, 1998). Bugün birçok yazara göre günümüzde ulusal toplulukların etnik ve kültürel açıdan giderek daha çeşitli hale gelmesi, uluslararası iletişimin artması, eğitim, iş vb. nedenlerle giderek daha fazla sayıda insanın doğup büyüdüğü kültürden farklı bir kültürde yaşamını sürdürüyor ya da ikamet ediyor olması, kültürlerarası psikolojinin özellikle 1980'lerden sonra hızla kurumsallaşmasında etkili olmuştur. Kültürlerarası çalışmalarda kültür, çoğunlukla bireyin davranışlarını çeşitli açılardan etkileyen bir bağımsız değişken veya bağlamsal değişken olarak görülmekle birlikte günümüzde bu biraz değişmeye başlamıştır. Kognitif psikolojinin ve sosyal inşacıların teorik katkılarının da etkisiyle insana yalnızca kültürün bir ürünü, sonucu, hatta adeta kurbanı gözüyle bakma eğilimi terkedilmiş; insan, aynı zamanda onun yaratıcısı, değerlendiricisi ve yorumlayıcısı olarak da görülmeye başlanmıştır. Özellikle sosyal inşacılara göre kültür, bireyin verili bulduğu bir gerçeklik değil, birey ve çevresi tarafından günlük etkileşimlerde yeniden ve yeniden üretilen bir süreçtir (Misra ve Gergen, 1993; Segall, Lonner ve Berry, 1998). Bu perspektiften hareket eden (şimdilik sınırlı sayıdaki) araştırmalarda kültür, yalnızca bir grup insanı (çoğunlukla belirli bir etnik veya ulusal grubu) tanımlama etiketi olarak bir bağımsız değişken olarak görülmediği gibi belirli bir sosyal, politik ve tarihsel bağlamı ifade eden bağlamsal bir değişken de değildir; burada, bireyin kültür üzerindeki etkisi öne çıkarılmakta ve kültür bir süreç (Greenfield), bir bağımlı değişken olarak ele alınmaktadır. Kültürlerarası psikoloji yaygın olarak bireycilik-toplulukçuluk eğilimleri, değerler, iş ve çalışma değerleri, yarışma ve işbirliği eğilimleri, gruplararası ilişkiler, çatışma ve çatışma çözümü, sözel olmayan iletişim, kişilik, kişilerarası çekim, zeka, yetenek, kişilik vb. testlerinin evrensel geçerliği gibi konularla ilgilenmektedir. Kıyas Düzeyi Kıyas düzeyi (comparison level), bireyin belirli bir ilişkiden elde ettiği kazanç ve kayıplarını değerlendirdiği bir kıyaslama standardıdır; bu standart onun ulaşmayı düşündüğü kazançların ve kabul edebileceği kayıpların düzeyini ifade eder. Kıyas düzeyi kavramı, bireylerin diğerlerine onlardan bir şey elde etmek için bağımlı olduğunu öngören Thibaut ve Kelley'in sosyal takas ya da karşılıklı bağımlılık teorisi çerçevesinde ortaya attıkları en önemli kavramlardandır. Diğerleriyle ilişki, kıyas düzeyinden daha çok doyum sağlarsa, bireyin onlara karşı ve onlarla ilişki hakkındaki duyguları olumlu yönde gelişir. Aksi halde ilişki zayıflar ve olumsuz duygular güçlenir. Karşılıklı bağımlılık teorisine göre insanlar, bir ilişkide hep aynı noktada kalmazlar, ilişkilerini potansiyel ilişkilerle karşılaştırırlar, alternatifler için kıyas düzeyleri geliştirirler. Alternatifler için kıyas düzeyi (comparison levels for alternatives), bir ilişkiyi sürdürüp sürdürmeme konusunda karar vermek üzere kullanılan değerlendirme standardıdır. Mevcut ilişki, bir seçenek veya alternatif için kıyas düzeyini aşarsa, ilişki istikrarlı olarak devam eder, aksi halde ilişkiyi sona erdirme eğilimi belirir. Alternatifler için kıyas düzeyi yalnızca kişinin çevresinde kolayca bulabileceği spesifik alternatif ilişkilerden değil, aynı zamanda alternatiflerin daha geniş bir bileşkesinden ve halihazır ilişkiye olan bağlılığın sonlandırılmasının (noninvolvement) arzulanır olup olmadığından da etkilenir. Bazı hallerde mevcut ilişkinin, doyum sağlayıcı olmadığı halde sürdürülmesi, alternatifinin kıyas düzeyinin daha olumsuz olmasıyla açıklanabilir.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#24 |
|
Özel Üye
![]() |
Likert Ölçeği 1930'ların başında Likert tarafından ortaya atılan bir tutum ölçeğidir. Likert, ilk ölçek çalışmasını 1929 ile 1931 yılları arasında üniversite Öğrencileri üzerinde yapmıştır; bu ölçek enternasyonali/m, emperyalizm ve zencilerin sorunlarını konu almaktadır. Tutum ölçeğinde enternasyonalizmle ilgili 24, emperyalizmle ilgili 15 ve zenci sorunuyla ilgili 12 olmak üzere toplam 51 tutum ifadesi yer almaktadır. Ölçek 'toplamalı sıralama tekniği'yle hazırlanmıştır. Likert'in tutum Ölçeğinde yer alan tutum ifadeleri, 'tamamen katılıyorum', 'katılıyorum', 'kararsızım', 'karşıyım', 'tamamen karşıyım' derecelerinden oluşan 5 basamaklı bir ölçeğe göre cevaplandırılmaktadır. Tutumun şiddeti, uçlara doğru gittikçe olumlu veya olumsuz yönde artmaktadır: Ölçeğin hazırlanmasında, öncelikle bir tutum objesi hakkında tutum ifadeleri toplanarak çeşitli kriterlere (madde analizi, vb.) göre ayıklanırlar ve ölçek halinde ifade edilirler. Cevap seçeneklerinin ya da ölçek derecelerinin belirlenmesinde, en yaygın olarak, 'tamamen katılıyorum'dan 'tamamen karşıyım'a uzanan 5'li sistem kullanılmaktadır (Orta noktayı atarak 6'lı bir sistem veya orta noktanın da bulunduğu 7'li veya 9 Mu cevap sistemi de mümkündür). Tutum ölçeği formunun şekillendirilmesinde, genellikle tutum ifadeleri sol tarafa, cevap seçenekleri sağ tarafa yerleştirilir. Ölçeğin uygulanmasından sonra, tek tek cevaplar puanlanır. Puanlama bittikten sonra, cevapların ölçek değerleri toplanarak, her bir kişi için toplam puan elde edilir.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#25 |
|
Özel Üye
![]() |
Mahrem Mesafe Hall'in mesafe tipolojisinde, insan vücudundan itibaren dışa doğru sıralanan mesafe türlerinden ilki olan mahrem mesafe (intimate distance), bireyin genel olarak çok özel davranış veya etkinliklerine ayrılan mesafedir. Bu mesafede başka bir bireyin varlığı, bireyin kesin denetimine tabidir. Vücut etrafındaki yaklaşık 45 cm.lik mesafeyi kapsayan mahrem mesafe alanında, tüm duyusal ayrıntılar farkedilir, diğerlerinin koku ve vücut harareti algılanır, yabancıların varlığı, güvensizlik ve rahatsızlık yaratır, vb. Mahrem İlişkiler Mahrem (özel, hususi) ilişkiler (intimate relationships), kişiler arası ilişkilerin belirli bir türüdür. Bu ilişkilerin özellikleri arasında çekim duygularının yoğunluğu, birbirine açılma, içtenlik, birbiri hakkında başkalarının sahip olmadığı bilgilere sahip olma, birbirine bağımlılık gibi özellikler sayılabilir. Mahremiyet Mahremiyet sözcüğü, etimolojik kökeninde (Latince inümus) 'en iç', 'en derin iç' anlamına gelmekte ve günlük dilde de 'iç bilinç ya da bir kişinin en gizli gerçekliğinin bilgisi' gibi anlamlar taşımaktadır. Genel olarak mahremiyet, bir kişinin en derinliğinde var olan şeylere göndermektedir. Çeşitli yazarlar mahremiyet tanımlarında 'geri çekilme' (Bates), 'diğerlerinin birey üstündeki gücünün sının' (Kelvin), 'kişisel kontrol' (Johnson), 'kişiler arası etkileşimleri düzenleme süreci' (Altman) gibi farklı kavramlara dayanmaktadırlar. Yapılan anketlere göre Batı toplumlarında mahremiyetin içeriği, cinsellik, diğerine duyulan sevgi ve angajman, rüyalar veya hayaller gibi konuları kapsamaktadır. Bir başkasıyla bu tür konuları paylaşma, onunla mahrem, özel ilişki kurma anlamına gelmektedir. Mahremiyeti özgül bir inceleme konusu olarak ele alan araştırmacılar, tanımlarında kabaca dört boyut üstünde durmaktadırlar: Birincisi, mahremiyetin kişilere göre değişen bir ihtiyaç olarak görülmesidir (McAdams, 1988), bu ihtiyaç, sıcak ve karşılıklı ilişki arayışı şeklinde kendini göstermektedir. İkincisi, oldukça istikrarlı kişisel bir kapasite olarak görülmesidir; bu kapasite, diğer bir kişiye angaje olma ve bu angajman uğruna bir takım özverilerde ve kompromilerde bulunmayı kabul etme şeklinde ifade edilmektedir (Erikson, 1963). Üçüncüsü, iki bireyin birbirine yaklaşmaya çalıştıkları bir süreç olarak kavramsallaştırılmasıdır (Hatfıeld, 1984); bu süreçte iki kişi, birbirlerini en derin hususlarında tanıyabilmekte ve bir karşılıklı bağımlılık (ihtiyaçlarını doyurma bakımından diğerine muhtaç olma durumu) oluşmaktadır. Dördüncüsü, mahrem ilişkilerin belirli karakteristik Öğelere ya da özelliklere göre tanımlanması-dır. Mahrem ilişkiler, diğer ilişkilerden bazı bakımlardan farklılık göstermektedir: Bunlar arasında duyguların yoğunluğu, kendisi hakkında karşıdakine verilen enformasyonların nicelik ve niteliği; diğerine ve ilişkiye angajman, ilişkinin uzun süreli olacağına inanç, karşılıklı bağımlılık gibi hususlar sayılmaktadır. Mahremiyetin anlaşılmasında kültürel boyutlar da önem taşımaktadır. Zira tüm kültürlerde mahremiyeti düzenleyici kurallar bulunmakla birlikte, mahremiyetin düzenlenme şekli ve mekanizmaları kültüre özgüdür, Hall'in deyişiyle 'her kültürde farklı duyumsal dünyalar (görme, koklama, duyma, dokunma, vb.) yüceltilir ve farklı mekanizmalar kullanılır'. Hatta aynı kültür içinde de rol ve statüye bağlı olarak farklı kural ve mekanizmaların işlediği görülür. Sosyal psikologlar, mahrem ilişkilerin gelişmesi konusunda çeşitli teorik yaklaşımlar ortaya koymuşlardır. Literatürde mevcut yaklaşımlar arasında Levinger Modeli (1988), Murstein Modeli (1976, 1987), Secord ve Backman Modeli (1974, 1981), Scanzoni Modeli (1979) ve çeşitli bağımlılık modelleri (Maslow, 1954, 1968; Fromm, 1956; Berscheid ve ark. 1977, 1978) zikredilebilir. Makyevelizm Makyevelizm terimi, ünlü siyaset teorisyen! Machiavelli'nin Prens adlı kitabında betimlediği ve manipülasyon yoluyla iktidarı elde etmeye ve kullanmaya ilişkin davranışlar bütününü ifade etmektedir. Makyevelist kişi, diğerleriyle ilişkilerinde sürekli kazanmak isteyen bir kişidir ve bu başarı tutkusu, onu sosyal manipülasyona götürmektedir. Makyevelist kişilik yapısını inceleyen araştırmacılar (Christie ve ark. 1970), bu kişilerde üç özellik ayırdetmişlerdir: Birincisi, ilişkilerinde duygulara yer vermemektir; onlara göre kazanan kişi, rasyonel ve soğuk bir yaklaşımla sadece stratejisiyle meşgul olmalıdır. İkincisi, kendilerini toplumda yaygın ahlak anlayışıyla bağlamamaktır; çünkü moral değerler, çoğu kez başka insanların manipülasyonunu reddetmektedir. Üçüncüsü, ideolojik planda angaje olmamaktır; çünkü ideolojik amaçlar, pratikte esnekliğe her zaman izin vermemektedir. Makyevelist kişiler, genel olarak diğerlerini etkilemede ustalık sahibidir; ahlak kurallarına riayet etmez, başkalarına karşı güvensizdirler ve kuşku duyarlar, diğerleriyle ilişkilerinde düşünerek ve ihtiyatlı davranırlar, çıkarlarını kollamak için kolayca yalan söyleyebilirler, onlara duymak istedikleri şeyi söyleyerek gerçek düşüncelerini gizlerler, içten ve spontan davranışlardan kaçınırlar, dostluk ve dürüstlüğe değer vermezler. Manipülasyon Manipülasyon, geniş kitlelerde 'şartlandırma' (Pavlov'un şartlı refleksi anlamında) ile karıştırılan bir kavramdır. Manipülasyon, şartlandırmadan farklıdır ve psikolojik teknikler kullanarak, hedef kişi ya da kitlede, davranış veya kanaat değişikliği yaratmayı içermektedir. Manipülasyon teriminin, günlük yaşamda kişiler arası ilişkiler alanında (davranış değişikliği) ve iletişim alanında (kanaat değişikliği) iki farklı kullanımını ayırdetmek mümkündür. 1. Sosyal psikologlar günlük yaşamda diğerlerinden istendik davranışlar elde etmenin iki yolu üzerinde durmaktadırlar. Bunlardan birisi güç, öbürü manipülasyondur. Güç kullanımı, tanımı gereği güce sahip olmayı içerdiğinden herkes için geçerli değildir. Güce sahip olmayanlar, argümantasyon ve cazibe kullanma gibi bazı özel yetenek gerektiren yan yollar dışında, ancak manipülasyon yoluyla bunu gerçekleştirmektedirler. Manipülasyon, diğer bir insandan, doğrudan yollardan elde edilemeyecek bir şeyi elde etmek için dolaylı teknikler kullanmaktır. Bu teknikler, insanların kendiliğinden yapmayacakları bir şeyi tamamen özgür bir şekilde yapmalarını sağlamaktadır. Manipülasyonda, serbest seçimde bulunmaya dayalı özgürlük duygusu ve hatta özgürlük illüzyonu büyük önem taşımaktadır. Zira özgürce razı olmak, zorlamasız itaat etmek, manipülasyonunun temel karakteristiğidir. Sosyal psikologların üzerinde çalıştıkları manipülasyon teknikleri arasında en tanınmışı 'el alıp kol kapma tekniği' (foot-in-the-door; kapıya ayak koyma tekniği) (Freedman ve Frazer, 1966), oltaya takma (law-ball) tekniği (Cialdini ve ark. 1978), yüzüne kapıyı çarpma (door-in-the-face) tekniği (Cialdini ve ark. 1975) ve bunların çeşitli versiyonları (açık ve zımni tarzlar, klasik ve yeni tarzlar, vb.) sayılabilir. 2. Manipülasyon, dar anlamında ve iletişim alanında enformasyon çarpıtmayı ifade etmektedir. Enformasyonun manipülasyonu, büyük Ölçüde propagandanın enformasyon olarak, enformasyonun da objektif olarak sunulmasına dayanmaktadır. Umberto Eco, İtalyan TV'sine karşı polemiğinde, politik enformasyonun manipülasyonu konusunda, esprili bir şekilde çeşitli kurallar önermektedir: Emin değilseniz susun (rahatsız edici enformasyonları atmak), uygun olmayan haberi beklenmediği yere koyun (haberi, seyircinin dikkat edemeyeceği tarzda vermek), ekonomik veya sosyolojik jargon kullanın (nezle demek yerine coriza sub-fertile demek), bir haberi bütünüyle vermek için, gündüz yazılı basının tam olarak vermesini bekleyin, hükümet riske girmeden siz de girmeyin (iktidara boyun eğme) ve daima bir bakanın demecini belirtin, önemli şeyler eğer yabancı ülkelerde olmuşsa Detaylı bir şekilde gösterin, önemli haberleri görüntüsüz söyleyip geçin, önemsiz şeylerin görüntülerini gösterin, vb.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#26 |
|
Özel Üye
![]() |
Meçhul Dost Meçhul dost terimi, kentsel yaşamın kalitesi konusundaki tartışmalarda insanların kent ortamında zannedilenin aksine büyük bir psikolojik yalnızlık çekmediklerini ifade etmek üzere Milgram tarafından ortaya atılmıştır. Meçhul dost, kent ortamında oldukça sık görülen ve tanınan, fakat kendisiyle yakın ilişkimiz bulunmayan biridir (sokaktaki ayakkabı boyacısı, çiçekçi vs.). Meçhul dostlar sayesinde, büyük kentlerdeki hayat, belki de sanıldığı kadar anonim ve gayri kişisel (impersonef) değildir. İnsanlar, kentlerde, onlarla hiç konuşmasalar da, sanki tanıdıkları insanlarla birliktelermiş gibi bir duygu yaşarlar. Mesaj Mesaj, bir iletişim olayında bir noktadan diğerine (vericiden alıcıya) iletilen enformasyon olarak tanımlanabilir. Mesaj, genel olarak bir repertuvardan hareketle ve belirli bir koda göre düzenlenmiş bir işaretler bütünüdür. Verici, alıcı, kanal, kod ve repertuvardan oluşan bir iletişim sisteminin hareketli öğesidir. Moles, mesajları semantik mesajlar (denotatif) ve estetik mesajlar (konotatif) olmak üzere iki gruba ayırmaktadır. Ayrıca mesajların birbirinden anlaşılabilirlik, artıktık (redundancy), yani öğelerin yinelenme oranı, yenilik ya da orijinallik gibi çeşitli kriterlere göre ayırdedilerek tanımlanabileceğini öne sürmektedir. Minimax İlkesi Sosyal ilişkileri bir alışveriş gibi kavramsallaştıran bazı teorisyenlere (Thibaut ve Kelley, Homans, Foa, vb.) göre, diğeri hakkındaki duygularımız, onunla ilişkiden elde edilen kazançlara bağlıdır. İlişkinin kazancı, alınan ödüller (maddî kazanç, statü ve prestij, korunma ve güven duygusu, şefkat ve sevgi, vb.) ile ödenen pahalar (maddî bedel, zaman, enerji, psikolojik paha ve stres, vb.) arası fark şeklinde ifade edilebilir. Söz konusu teorisyenlere göre insanlar, genel olarak kazançlarını maksimum, bedelleri minimum kılmak isterler. Ancak bu minimal strateji, bir ilişki iki taraf için de doyum sağlayıcı olacak şekilde sosyal norm ve kurallar tarafından dengelenir. Model Model, istatistiksel anlamda, bir şeyin ya da bir sürecin maddi veya sözel temsilidir. Bu temsil genelde mantıksal veya matematiksel bir ifadedir. Modelde temsil edilen veri veya değişkenlerin, modelin yansıttığı teori veya hipoteze uygun ilişkiler göstermesi beklenir. Model kavramı, gelişimsel anlamda ise, çocuk veya yetişkinlerin, davranışlarında örnek aldığı bir başka kişiyi ya da referansı ifade etmektedir. Moral Kariyer Moral kariyer terimi, Goffman tarafından toplum içinde bireyin davranışlarının sürekli olarak diğerleri tarafından yargılandığına işaret etmek için kullanılmıştır. Moral kariyer kavramı, insanın sosyal yaşamının moral bir kariyer gibi görülebileceğini ifade etmektedir. Moral Taciz İş yaşamı sorunlarına ilişkin literatürde son yıllarda ortaya çıkan moral taciz kavramı (mobbing), çalışanların iş yerinde maruz kaldıkları moral eziyeti ifade etmektedir. Moral taciz boyutları giderek artan önemli bir iş yaşamı sorunu, hatta gözlemcilere göre gerçek bir sosyal patoloji niteliği taşıyor; bir epidemi gibi yaygın ve iş yerlerinin günlük sinsi şiddeti olan moral taciz, kendine özgü nedenleri, semptomları ve biçimleriyle bir 'iş terörü' oluşturuyor. Bu nedenle moral taciz konusunda son yıllarda birbiri ardısıra kongreler, uzman toplantıları düzenleniyor; iş müfettişleri, iş hekimleri, psikologlar, psikoterapistler tarafından inceleniyor; internet siteleri, tartışma platformları kuruluyor. Araştırmalara göre (Batı toplumları söz konusu) çalışanların yaklaşık % 10'luk dilimi moral tacize uğramaktadır. Tacize en çok maruz kalanlar kariyerlerinin ortasındaki kadınlardır. 40 yaşını geçmiş, yalnız yaşayan ve işine çok angaje olanlar, moral tacizin ideal hedefleri olarak görünmektedir. Fakat iş yerinde kıskanılan, parlak, başarılı ve güçlü kişiler de moral tacizin hedefi olabilmektedir. Moral tacizin nedenleri arasında en çok kâr/kazanç yasası anılmaktadır. Zaman içinde işyeri koşullarının değişmesi, yüksek verimlilik ve rekabet arayışı, özerkliğin artışı gibi hususlar işsizlik bağlamında, çalışanlar üstündeki baskıyı artırmaktadır. Çalışanları koruyucu yasal mevzuatın, işten çıkarmaları zorlaştırması karşısında yöneticiler, çalışanları baskı ve moral taciz yoluyla uzaklaştırmaya yönelmektedir. İkinci olarak, işyerlerindeki kendi kabuklarından memnun olmayan küçük şeflerin sapık (pervers) eğilimleri, önemli bir moral taciz kaynağı oluşturmaktadır. İnsanın iş anlayışı ve işiyle ilişkisindeki değişiklikler de bunda önemli bir rol oynamaktadır. Legeron'a (2001) göre eskiden insanlar ekmeğini, geçimini fabrikada kazanıyordu ve 'ağzım kapatıyordu'. Şimdi, insanın evliliğinde, ailesinde, işinde gelişmesi serpilmesi istenmekte; öz saygı yüceltilmekte ve otoriteye, iş kontratıyla ilgili itaat ilişkilerine katlanmak zorlaşmaktadır. Ayrıca, geçen yüzyılda iş koşullan şimdikinden çok daha kötü olmakla birlikte, çalışanlar arasında bir sınıf dayanışmasının olduğu; tacize, eziyete maruz kalanlarda 'diğerleriyle aynı gemide olma duygusu'nun bulunduğu ve sendikaların da kendi rollerini oynadığı ve bütün bunların sonucunda, tacizin aynı şekilde algılanmadığına ya da tacize daha kolay tahammül edildiğine işaret edilmektedir (Muller, 2002). Moral taciz, kendini farklı biçimlerde göstermektedir: Binlerce ücretli, iş hekimine, iş müfettişine, sendikalara gelerek iş yeri koşullarına dayanamadıklarını söylüyorlar. Belirtilen taciz şekilleri geniş bir yelpaze oluşturuyor: Aşağılanma, hakaret, iğneleme, zam veya izin verilmemesi, keyfi olarak çalışma saatlerinin değiştirilmesi, yapılan işin beğenilmemesi, sürekli hata veya eksik aranması, bir kenara itilip bırakılma, ilgisizlik, dışlanma, soyutlanma, vb. Sorunun artan önemi, iş yasalarına moral tacize ilişkin özel hükümler konmasına yol açıyor. Yasal mevzuatta moral taciz, işyerinde iş koşullarının çalışanların haklarına ve onuruna zarar verecek, fiziksel veya zihinsel sağlığını bozacak veya mesleki geleceğini riske sokacak şekilde bozulmasına yol açan uygulamalar olarak nitelendirilmekte ve çeşitli cezalar öngörülmektedir. Üstelik işverenler de iş yerinde olan bitenden sorumlu tutulmakta ve moral taciz olmamasına dikkat etmekle yükümlü sayılmaktadır Motivasyon Motivasyon, bireyi belirli bir davranışa angaje olmaya veya yapmaya sevkeden güçler bütünü olarak tanımlanabilir. Bu güçler iç kaynaklı (bilişsel, duygusal) veya dış kaynaklı (çevresel) olabilir. Bir işi veya davranışı yapmaktan haz alma; bir işi sonuçlandırmak veya tamamlamaktan kaynaklanan başarı duygusu, iç kaynaklı motivasyonlara örnektirler; iş veya davranışa verilen ücret, maddi kazanç ve benzeri ödüller, iş veya davranışın sonucunda elde edilen kazanç veya avantajlar (statüsünü koruma, yükseltme; olası ceza veya kayıplardan kurtulma) dış kaynaklı motivasyonlardır. Bazı yazarlar içsel faktörleri, ihtiyaçlar veya motifler olarak nitelendirmekte, dışsal faktörleri ise birey, belirli bir yönde davranmaya veya bir şey yapmaya zorlandığında söz konusu etmektedirler. Motivasyon kavramı, oldukça karmaşık bir kavramdır ve her tanım, eksik yanlar taşır. Genel olarak bireyi belirti amaçlara doğru yönelten veya belirli davranışları yapmaya doğru güdüleyen bir psikolojik faktör olan motivasyon, organizmayı harekete geçiren bir değişikliği ya da gerilimi ifade eder; organizmanın gerili TU, bu gerilimi sona erdirecek davranışların yapılmasıyla sona erer. Dolayısıyla motivasyon, bireyleri belirli bir yönde davranmaya sevkeden içselleştirilmiş bir olgu (ihtiyaçlar, arzular, amaçlar) gibi görünmektedir. Motor Öğrenme Basit edimsel öğrenme, belli bir amaca varmak için ne yapılması gerektiğinin öğrenilmesidir. Bazen psikomotor öğrenme de denen motor öğrenmede (motor learning) söz konusu olan ise, bir şeyin nasıl daha iyi yapılacağıdır, Gündelik hayat, motor öğrenme gerektiren faaliyetlerle doludur. Bunlar arasında çatal-kaşıkla yemek yemeyi, konuşmayı, yazı yazmayı, araba kullanmayı, topu hedefe atmayı, bir müzik aletini çalmayı sayabiliriz. Bütün bu becerilerde, bireyin davrananlarını hızlı ve doğru olarak yapabilmesi için alıştırma gereklidir. Motor öğrenmede de uyarıcılar, ayırdetmenin öğrenilmesinde olduğu kadar önemlidir; fakat burada durum biraz farklıdır. Örneğin, iyi bir golf oyuncusunun, güzel bir vuruş yapabilmek için belirli bir uyarıcı durumuna gereksinimi vardır: bileğinde ve bacaklarında belli bir duygunun olması, bakışlarının topun üzerinde yoğunlaşması, sopasını kaldırırken omuzlarından ve kollarından dönüt (feedback) uyarıcılarının gelmesi gerekir. Piyanistler ve daktilo yazanlar da "herşeyin yolunda olduğu" duygusunu veren belli bir pozisyona girmedikçe işlerini yapamazlar. Diğer bir deyişle, motor becerilerde, çevre, bedensel iç uyarıcılar ve yapılacak iş arasında bir eşgüdüm (coordmation) söz konusudur. Ancak, motor öğrenmelerde üzerinde daha çok durulan şey, devranımın yapılış tarzıdır. Motor öğrenme genellikle davranımın yapılmasındaki hız ve hatasızlıkla ölçülür, örneğin, daktilo sınavlarında hız değerlendirilirken hatalar da hesaba katılır. Daktilo öğrenen bir kimsenin bu şekilde elde edilen günlük test puanları bir grafikle gösterilecek olursa, elde edilen eğrinin tipik bir koşullanma eğrisine benzediği görülür. Yani eğri, önceleri, hızlı ilerleme olduğu sıralarda hayli diktir; kişi ustalığa yaklaştıkça yatıklaşır. Motus Etkisi Motus etkisi, enformasyon iletiminde, olumsuz haberlerin olumlulara kıyasla daha yavaş iletilmesini ifade etmektedir. Araştırmalara göre insanlar, başkalarıyla ilgili kötü haberleri onlara nakletmede isteksiz davranmaktadırlar ve bunun, ilgili kişinin düşmanlığını üstüne çekme kaygısından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu kaygının haklılığını gösteren bazı tarihsel olayların bulunduğu bilinmektedir. Nitekim tarihte pekçok hükümdar veya imparator, kendilerine kötü haber getiren elçileri hapse attırmış veya öldürtmüştür. Öte yandan kötü haber verme durumunda olanın empatisinin de, onu kötü haber vermekten alıkoyması mümkündür (Gergen, 1982).
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#27 |
|
Özel Üye
![]() |
Nesne Algılama Tüm algılardaki çarpıcı gerçek, ilgili sürecin duyusal bilgiyi daima nesneler'e (object) dönüştürmesidir (to convert). Büyük ve kırmızı bir imge (image) ahır olarak görülür. Kolun üzerinden gelen bir dizi basınç duyumu sürünen bir böcek olarak algılanır. Uzaktan gelen sirene benzer ses, yaklaşan bir cankurtaran olarak işitilir. Görüldüğü gibi, insanlar sadece duyum ve uyarıcı toplulukları değil, bilakis, devamlı olarak nesne algılarlar. Nesne algılanması (object perception) kısmen öğrenmeye dayanır. Kişinin nesneleri isimlendirebilmesi ve bunların işlevlerini belirtebilmesi, kuşkusuz ki öğrenilir. Ancak öğrenmenin yanı sıra, uyarıcıların nesnelere örgütlenmesi şeklindeki temel eğilim (tendency) insanların duyu organları ve sinir sistemlerinin doğuştan gelen (innate) bir özelliğidir. Nesne algılanmasını içeren bu doğal yeteneğe (ability) ilişkin etkenler (factor) örgütleyici eğilimler (organizing tendencies) olarak adlandırılmıştır. Şekil-Zemin Algısı insanların nesne algılamalarındaki başlıca örgütleyici eğilim, şekil (figüre) ve zeminin (ground) birbirlerinden ayrılmasına ilişkindir. Bu eğilim nesnelerin zemine göre göze çarpmalarına, zeminden doğru sivriliyormuş gibi görülmelerine neden olur. Resimler duvarın üzerinde asılıdır, kelimeler de sayfanın üzerinde yer alır. Bu örneklerde şekil, resim ve kelimeler; zemin ise duvar ve sayfadır. Şekil 1'iin solundaki resme baktığınızda; buradaki siyah alan daha önce gördüğünüz belirli bir cisme benzemese bile, siz onu otomatik olarak cisim gibi görürsünüz. Sağdaki resme baktığınızda ise, ya birbirine yakın iki yüz veya bir vazo görürsünüz, iki cisimden herhangi birinin algılanabileceği bu tür resimlerden farklı algılanabilir şekiller (reversible figures) olarak söz edilir. Buradaki önemli nokta; elinizde olmaksızın bir cisim, yani bir zemin üzerinde şekil görüyor olmanızdır. Şekil 1 Sol: Siyah alan otomatik olarak zemin üzerindeki şekil düzeninde algılanır. Sağ : Bazen şekillerden biri, bazen de diğeri zemin haline gelmektedir. Şekil-zemin ilişkilerinin algılanması, görmenin dışındaki diğer duyumlar için de geçerlidir. Bir senfoni dinlenirken, melodi veya tema şekil olarak algılanır; akortlar ise zemini oluşturur. "Rock" müziğinde gitarist tekrarlanan akortları zemin olarak kullanır; bir ölçüde değişkenliğe sahip olan şarkı ise bu zemine göre şekildir. Kolun derisinden gelen gıdıklanma duyumu, kolun üzerinde sürünen bir böcek olarak algılanır. Bu örnekler, şekil-zemin ilişkisi algılama eğiliminin bütün algı türlerine yaygın bir özellik olduğunu göstermektedir. Gruplama Nesne algılamadaki bir diğer örgütleyici eğilim, uyarıcıların bir örüntüye (pattern) gruplanmasıdır (grouping). Gruplamada, ilgili ortamdaki çeşitli ipuçlarından (cue) yararlanılır. Örneğin, Şekil 2'nin a kısmını üç çift çizgi olarak görürsünüz. Buradaki ipucu bir çizginin diğerine olan yakınlığı'dır (proximity). Şeklin b kısmında ise, biri diğerinin üzerinde iki üçgen görüyor olabilirsiniz. Bu durumda birbirine benzeyen maddeleri (item) kendi içlerinde gruplamaktasınız (similarity). Aksi takdirde, c'deki gibi altı köşeli bir yıldız görürdünüz. Benzerliğe göre gruplama, şeklin d kısmında da görülmektedir. Çoğu insanlar x'leri ve noktaları kendi içlerinde birbirlerine yakın ve noktaları da x'lerden fazlaca bir aralıkla ayrılmış olarak algılarlar. Şekil 2 Görmede algısal gruplamaya örnekler, Ancak gruplamada her zaman benzerlik esas alınmaz. Şekil 2'nin e kısmının .altı köşeli bir yıldız olarak görülmesi, biri noktalardan diğeri dairelerden meydana gelen iki ayrı şekil olarak görülmesinden daha kolaydır. Bu durumda benzerlik, bir diğer kuvvetli gruplama eğilimi olan, dengeli ve bakışık (symmetric) şekil oluşturma alışkanlığım (habit) içeren bakışım (symmetry) ile yarışma halindedir. Son olarak, gruplama kısmında gösterildiği gibi devamlılık (continuity) temeline göre de olabilir. Bu eğilim kavisli bir çizgiyi kavisli bir yolda, düz çizgiyi ise düz bir yolda devam ediyor olarak görmenizi sağlar. Buna göre f kısmında üç şekil görebilirsiniz: düz bir çizgi, bir yarım daire ve bir kırıklı çizgi. Düz çizgiyi, kesişme noktalarından birinde aniden kavisli bir hal alıyor olarak görmeniz ancak özel bir çabayla mümkün olacaktır. Tamamlama Psikologların nesne algılanması konusunda keşfettikleri birkaç örgütleyici süreç daha vardır. Bunlardan biri olan tamamlama (closure) eğilimi, insanların görsel dünyalarını uyarımdaki boşlukları doldurarak örgütlemelerine ve böylece de kopuk parçalar yerine bütün bir nesne algılamalarına yol açar. Şekil 2'nin b, c, ve e kısımlarının algılanmasında böyle bir eğilim söz konusudur. Aynı eğilim Şekil 3'te üstteki ve ortadaki şekillerin sırasıyla, daire ve kare olarak algılanmalarına yol açar. Alttaki şekli de, yine, kopuk çizgiler yerine bir nesne olarak görürüz. Çoğu insanlar bu şekli at üstünde bir adam olarak görürler. Şekil 3 Algısal tamamlama boşlukları doldurur: Nesne bütünüyle mevcut olmayabilir, ama biz yine de onu tamam olarak algılama eğilimi gösteririz. Newcomb Paradoksu İnsan ilişkileri çerçevesinde Palo Alto Ekolü mensuplarından Watzlawick tarafından işlenen Newcomb paradoksu, mükemmel bir öngörünün mümkün olup olamayacağı tartışmalarında ortaya çıkan bir paradokstur. Bu paradoksa göre belirli bir durumun aktörleri (ekonomistler, vs), kendilerini az ya da çok bildikleri bir geleceğe göre ayarlamak istediklerinde, bu geleceği bir veri olarak alırlar; oysa bu geleceği belirleyen onlardır. Bir başka deyişle, aktörler, bizzat kendilerinin tasarladıkları, kendilerinden dışa yansıttıkları bir geleceği işaret noktası olarak almaktadırlar (Bootstrapping olgusu). Newcomb problemi şu şekilde özetlenebilir: İki kutu alalım; bunlardan birinde 1,000$ var, ikincisinde ise ya 1,000,000$ var ya da hiç bir şey yok. Siz, oyuncusunuz ve iki seçeneğiniz var: Bunlardan a1, iki kutuyu birden almak; a2 ise ikinci kutuyu tercih etmek. Senaryoya göre, oyunda sizden başka, geleceği öngören bir Kâhin (veya Kader) var. Bildiğiniz kadarıyla bu Kâhin o ana kadar, sizin ve başkalarının seçimlerini öngörme konusunda hiç yanılmadı. Bu oyunda Kâhin, siz birinci seçeneği (a1) seçerseniz, Kâhin bunu öngörecektir ve ikinci kutuyu boş bırakacaktır ve bu durumda sadece 1,000$'ınız olacaktır. İkinci seçeneği (a2) seçerseniz, Kâhin bunu da öngörmüş olacaktır ve ikinci kutu içine 1,000,000$ koyacaktır. Siz de bunları biliyorsunuz ve Kahin'in öngörme kapasitesine inancınız tam. Ne yaparsınız? Burada iki bakış açısı mümkün. Birincisine göre, a2'yi seçmek gerekir; zira a1'i seçerseniz, Kâhin bunu öngörmüş olacaktır ve ikinci kutuyu boş bırakacaktır; bu durumda garantili 1,000,000$ (a2'yi seçmek) yerine, sadece 1000$'ınız olacaktır. İkinci bir bakış açısı da makul görünüyor ve bu paradoksun kaynağını oluşturuyor. Buna göre, siz tercihinizi yaparken, ikinci kutuda, bir milyon dolar, zaten ya var ya yoktur. Bu durumda iki kutuyu birlikte alırsanız, ikinci kutu ister boş, ister dolu olsun, iki duruma göre de bin dolar daha fazla kazanacaksınız. Eğer iki kutu da doluysa a1'i seçmekle 1,001,000$; a2'yi seçmekle, sadece 1000$ kazanırsınız. Bu iki argümantasyon tarzı, iki farklı zaman kavramına dayanmaktadır. Birinci görüştekilere göre iki olay (sizin tercihiniz ve Kâhin'in parayı koyup koymaması) nedensellik planında birbirinden bağımsızdır, aralarında sadece olasılıksal bir ilişki vardır. Bu, tersine çevrilebilir bir zaman anlayışı içerir ve burada, geçerli değildir. Newcomb problemi, aşağıda görüldüğü gibi, tutuklular ikilemine benzetilebilir. Ego açısından bakıldığında oyun şu şekilde görünmektedir: 1. a1 oynadığımda en azından 1000$'ın olur. 2. 1,001,000$ kazanabilirim, ama bu, nedensel olarak bana bağlı değil. 3. 1,000,000$ kazanabilirini, ama sadece, 1,000$'dan vazgeçersem 3'. Veya 1,001,000$ kazanabilirim, ama eğer Kâhin benim 1,000$'dan vazgeçeceğimi öngörürse. Burada Kâhin yerine bir başka oyuncu konması düşünüldüğünde, oyun tutuklular ikilemine dönüşür. Bu nedenle, problemi analiz eden Lewis, iki kutuyu da almak gerektiğini savunur (Dupuy, 1992). Bazıları ise Kâhin'in öngörüsüne güvenmek ve bu nedenle de, sadece ikinci kutuyu almak gerektiğini öne sürer; ama bu tutuklular ikilemindeki işbirliği seçeneğinden farklı bir şey değildir. Lewis'e göre bu davranış irrasyoneldir; tutuklular ikileminde de görüldüğü üzere, bu davranışın rasyonel bir nitelik taşıması için, bizim eylemimizle diğer oyuncunun eylemi arasında sadece olasılıksal değil, aynı zamanda nedensel bir bağ olması gerekir. Newcomb probleminde de durum aynıdır. Dupuy'a göre, eğer gelecekten bu ana gelerek, yani bir amaca yönelik olarak düşünülürse, ikinci kutuyu almak gerekir; ama eğer aksi halde, yani eylem zamanında kalırsak, iki kutuyu da almak gerekir. Harvard Üniversitesi'nden filozof Nozick'in "bu paradoksa ilişkin analizlerini temel alan Watzlawick'e göre ise paradoksu dostlarınız veya öğrenciler üzerinde denerseniz, iki gruba ayrılacaklardır. Kendi bakış açınızın doğruluğunu tekrarlamak sorunu çözmemektedir. Watzlawick'e göre sorun bizim gerçekliğimizin bir düzeninin olup olmadığında düğümlenmektedir. Bunun üç mümkün cevabı vardır: Birinci cevaba göre; bu gerçekliğin hiçbir düzeni yoktur, gerçeklik aynı Ölçüde düzen ve kaostur, yaşamımız ise psikotik bir kabustur. İkincisine göre; biz, varoluşsal eksik bilgi (disinformation) durumumuzu, bir düzen yaratarak telafi ederiz; bu düzeni bizim icat ettiğimizi unutur ve 'gerçeklik' olarak niteleriz. Üçüncüsüne göre; bağımlı olduğumuz, ama bizden bağımsız olan bir üst gücün yarattığı bir düzen vardır ve bu üst güçle iletişim kurmak, insan için en önemli amaçtır. İnsanların çoğu, birinci olasılığı dikkate almazlar. Ama hiç kimse diğer iki şıktan birini veya diğerini belirsiz veya bilinçdışı bir şekilde de olsa dikkate almaktan kaçınamaz. Newcomb paradoksu bu hususla ilgilidir: Ya III. şıkkın tanımladığı gibi, gerçekliğin kesinlikle ve kaçınılmaz bir şekilde düzenlendiğine inanırsınız ve sadece ikinci kutuyu alırsınız; veya önceden belirlenmeyi kabul etmeyip II. şıkkı benimsersiniz, 'a posteriori nedensellik' (gelecek olayların anı ve geçmişi belirlemesi) olmadığını düşünürsünüz ve iki kutuyu birden alırsınız. Sorun bir bakıma özgür irade ve determinizm sorunsalına göndermektedir. NLP Nöro-lengüistik programlama ya da kısa ifadesiyle NLP, bir iletişim ve kişisel değişim tekniğidir. Teorik temellerini, davranış terapileri, iletişim teorileri ve Milton Erikson'un hipnoz anlayışında bulan NLP'nin bazı görüşleri, son yıllarda popüler bir hale gelmiştir. Örneğin, bireylerin iletişim tarzlarının farklı olduğu, bazılarının görsel, bazılarının işitsel, diğer bazılarının da kinestezik olduğu şeklindeki görüşler. Nominalizm Sosyal psikoloji vokabülerinde nominalizm, sağduyu psikolojisi çerçevesinde insanların, şeyleri adlandırmayı, onları anlama veya onlara hakim olmakla eşdeğer görmeleri eğilimini ifade etmektedir. Norm Norm bireyin, yetenekleri, davranışları ve görüşleri konusunda referans aldığı standarttır. Sosyal normlar, grup içinde model veya kural olarak dikkate alınması istenen şeylerdir. Sosyal normlar, örtük (implicit) olabildikleri gibi, açık seçik bir şekilde vazedilmiş de olabilirler. Grup üyeleri grup normlarına uyma yönünde bir eğilim gösterirler; bu eğilim, belirsizliği gidermeye yönelik bir enformatif etkiden veya ödül-ceza mekanizmalarına bağlı bir normatif etkiden (grup baskısı) kaynaklanabilir.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#28 |
|
Özel Üye
![]() |
Ortak Bilgi David K. Lewis (1969, 1983) tarafından Convention adlı kitabında ortaya atılan ortak bilgi (common knowledge) kavramı, oyun teorisini takip eden dil tartışmalarının odak noktasında yer alan kavramlardandır. Bu kavram daha sonra oyun teorisyeni Aumann tarafından matematikleştirilmiş ve Dupuy tarafından metodolojik bireycilik ve rasyonellik paradigması tartışmalarında kullanılmıştır. Lewis, Convention'da şu analizi yapar. Kullandığımız dilin (İngilizce, Türkçe) uzlaşmasal olduğunu söyleriz. Bunu gösteren ile gösterilen arasındaki bağın keyfi olduğu şeklinde de ifade edebiliriz. Ancak bu görüş, şöyle bir engelle karşı karşıyadır. Dil, açık seçik (explicii) bir anlaşmadan, bir sosyal kontrattan kaynaklanamaz, çünkü bunların kendisi dilin önceden var olmasını gerektirir. Bu durumda, örtük (implicit) bir anlaşmadan, ifade edilmemiş bir uzlaşmadan söz edilebilir. Lewis, dili, içine nüfuz edilmez kolektif bilinçaltı, özerk sembolik bir yapı gibi gören yapısalcıların aksine, anlaşılabilir, rasyonel kılmaya çalışmaktadır ve bir bakıma ekonomistler gibi, rasyonellik paradigmasını temellendirmek istemektedir. Bir halkın belirli bir dili uzlaşma sayesinde kullandığının temellendirilmesi, bu rasyonelliği kısmen kanıtlamış olacaktır. Bunun için hareket noktası olarak, Schelling'in The Strategy of Coflict (1960) adlı eserinde ele aldığı oyunda işbirliği ya da eşgüdüm (coordination) kavramım alır. Çatışmaya dayalı oyunlardan farklı bir tür oluşturan bu oyun tipi, basitliği nedeniyle matematikçilerin ilgisini çekmemiş de olsa, formel basitliğinin arkasında son derece büyük bir bilişsel karmaşıklık taşımaktadır. Bu oyun tipi, oyuncuların çıkarlarının uyuştuğu ve dolayısıyla birbiriyle eşgüdümü, ahengi sağlamalarının yeterli olacağı bir oyun tipidir; örneğin iki oyuncu varsa, her ikisinin de a veya b oynamalarının gerektiği, diğer durumlarda kazanç ve kayıplarının sıfır olduğu bir oyun tipidir. Bu durum, büyük bir mağazada birbirini kaybeden ve bulmaya çalışan eşlerin durumuyla somutlaştırılabilir. Eşlerden her biri, apaçık bir buluşma noktası düşünür, ama bu türden pek çok nokta vardır. Burada sorun (kadın açısından baktığımızda) diğerinin (kocanın) basitçe ne yapacağını öngörmek değildir. Zira onun (kadının) davranışı, kocanın da kendisini örtün (kadının) yerine koyarak ne düşüneceğini kestirmeye, yani bizzat kocası hakkında öngördüğü davranış şekline bağlıdır. Burada her ikisi için de aynı şey, yani diğerinin yerine kendini koymak söz konusudur. Böylece iki kişi arasında yansımalı bir düşünce oluşmakta ve bu, ortak bilgiye götürmektedir. Bu şekilde akıl yürütme sınırsız bir zincir halinde uzaması ve teorik boşluk içermesine rağmen, pratikte eşlerin bilişsel performansları sayesinde çözülmektedir. Her biri diğeriyle eşgüdüm sağlamaya çalışmakta, çünkü diğerinin de onunla eşgüdüm aradığını bilmektedir. Burada yansımalı düşünce, istikrarı getirmektedir. Eşlerden her biri, küçük işaretler, ip uçları arayarak, diğerinin onun ne düşündüğünü kestirmeye çalışmaktadır. Lewis, bu örtük anlaşma, sezgisel uzlaşma fikrini ele alarak işler. Ona göre örtük uzlaşma, eşgüdüm sorununun çözümüdür. Uzlaşmanın doğası, ortak bilgi olmasıdır. Daha açıkçası, bir uzlaşma, belirli bir P popülasyonunda, altı koşul içeren bir inanç veya davranış düzenliliğidir (R; regularity). 1) Herkes R'ye uyar, 2) Her kişi, diğerlerinin R'ye uyduğunu bilir, 3) Bunun böyle olması, her bir kişiye, kendisinin de R'ye uyması için nihai ve kesin bir sebep sağlar, 4) Herkes, R'ye (daha zayıf bir uyma yerine ve özellikle de biri hariç hepsinin uyması yerine) genel bir konformitenin olmasını tercih eder, 5) R, son iki koşulu yerine getiren mümkün tek düzenlilik değildir, en azından bir seçenek düzenlilik R' daha vardır (bu koşul, R'nin uzlaşmasal olduğunun göstergesidir), 6) Birinci ve beşinci koşullarda ortaya çıkan olgusal durumlar, ortak bilgidir. Dupuy buna örnek olarak, bir ülkede tüm sürücülerin yolun sağından gitme yönündeki uzlaşmalarını veya bir telefon konuşması kesildiğinde, yeniden arayanın ilk arayan olmasını vermektedir. Ortak bilginin devreye girdiği altıncı koşulun rolü, istikrarı sağlamaktır. Her bir kişinin, diğerlerinin uzlaşmaya uymak zorunda olduklarına kendilerini ikna etmek için izledikleri akıl yürütmeye ilişkin simülasyonu, onu şüpheye sürüklemek yerine, kendi inancında pekiştirmektedir. Görüldüğü üzere, kolektif objenin bilgisi, ona istikrar sağlamaktadır (Kaynak; Dupuy, 1992). Ortodoksluk Ortodoksluk (orthodoxy) ideolojik anlamda, birey ve grupları karakterize eden bir özelliğe işaret etmektedir. Adorno ve Rokeach'ten sonra ortodoks inançlar konusundaki araştırmalarıyla tanınan Deconchy'e (1984) göre, Ortodoks kişi, 'dilinin düşüncesinin ve davranışının, ait olduğu grup ve özellikle de bu grubun iktidar aygıtları tarafından düzenlenmesini kabul eden, hatta isteyen kişidir'; Ortodoks grup, bu tür bir düzenlemenin sağlandığı, işlediği gruptur; Ortodoks sistem ise, Ortodoks bir grupta Ortodoks bireyin davranışlarını düzenleyen psiko-sosyal öğeler bütünüdür. Bu bakış açısında Ortodoksluk, belirli bir ideolojiye ait değildir ve çok çeşitli Ortodoksluklar olabilir. Ortodoksluk ya da Ortodoks düşünce, birey üzerinde kesin kontrol arayan tüm düşünce ve eylem topluluklarıyla (dinsel gruplar, etnik/ayrılıkçı örgütler, sekter siyasal partiler) ilgilidir. Üyeleri üstünde homojenleştirici bir etkide bulunan bu tür topluluklarda, topluluğun dayandığı doktrin içindeki birbiriyle bağdaşmayan düşünce içeriklerinin ya da inançların, sorgulanmaksızın aynıyla tekrarı istenmektedir. Ortodoks grup, tek bir perspektifi kabul etmekte ve bu perspektifle çelişen enformasyonlara karşı, bir tür bilişsel bağışıklık geliştirmektedir. Deconchy, Ortodoksluğu bir kişilik özelliği olarak görmemektedir. Ortodoksluk, kontrol edilmiş ve düzenlenmiş bir sosyal alana gönderir. Bu tür bir sistemde, enformasyonun rasyonel eksikliği veya eğretiliği (örneğin Katolik Kilisesi'nde teslis inancı), düzenlemenin sağlamlığıyla telafi edilir. Grubun doktrinine rasyonel eleştiriler arttığında, Ortodoks grup da hakimiyetini sertleştirir. Ortodoks inanç sistemlerinde, sosyal kontrol ve düzenleme, grubun inançlarının içeriğinden çok daha açıklayıcı bir değer taşır. Oryantalizm XIX. yy. da şekillenen oryantalizm, bir yandan İslam dünyasını konu alan bir sanatsal-bilimsel hareketi, öte yandan Asya dillerinin ve kültürlerinin incelenmesini ifade etmektedir. Ancak oryantalizmi, bazıları pozitif bir bilgi ya da çok-disiplinli bir ideal gibi görürken, bazıları da Batı sömürgeciliğinin bir ifadesi saymaktadır. Oryantalizm sosyal antropoloji veya etnoloji gibi alanları olduğu kadar, kültürler arası ilişkileri ve araştırmaları anlamak bakımından da önem taşımaktadır. Oryantalizmin doğuşu, Napolyon'un 1798'de Mısır Seferi'ne bağlanmaktadır. 350 gemi ve 40,000 askerle sefere çıkan Napolyon Bonaparte, beraberinde üst düzey 167 bilim adamını götürmüştür. Napolyon bilim adamlarının, yerli halkla ilişkilerinde aracılık yapmasını, söylemlerini tercüme etmesini beklemekte ve Mısır'ı onlar vasıtasıyla idare etmeyi planlamaktadır. Bu büyük sefer, stratejik planda (İngilizleri, müttefikleri olan Osmanlılar'ı yenerek Hindistan'da soyutlamak) başarısız, ama ideolojik ve bilimsel planda başarılı olmuştur. Mısır seferi, Egyptoloji ve İslamolojinin doğmasına vesile olmuş ve bu çerçevede 300 araştırmacı 25 yıl (1803-1828) boyunca çalışarak Mısır'ın Tasviri adlı büyük bir eser ortaya koymuştur. Bu akım Fransa'da büyük bir yankı yapmıştır (V. Hugo: "XIV. Louis zamanında herkes hellenist idi, şimdi ise oryantalist" demiştir). Doğu seyahatleri moda olmuş, Doğu'dan esinlenen romanlar dalgası doğmuştur. XIX. yy.da Avrupalı oryantalistin imajı şekillenmiştir: Oryantalistin çizgileri arasında, yalnız adam, otodidakt, derin bilgili, Batı dışı geleneklere hayranlık, İslam veya diğer bölge dinlerine meraklı, Doğu dil ve kültürlerinin güncel durumundan ziyade klasik çağıyla ilgili (pek çoğu bu ülkelerdeki mevcut koşulları ve gerçekliği beğenmemekte), Doğu kaynaklarını ve kitaplarını inceleme eğilimi gibi çizgiler öne çıkmıştır. Oryantalizm dalları arasında filolojiler merkeze oturmuş ve bunlara tarih, retorik, doktrinsel polemik, kültür incelemeleri, mitoloji, eski metinlerin incelenmesi, antropoloji gibi dallar eklenmiştir. İlk oryantalizm kongresi, 1873'te gerçekleşmiş, yüzyılın sonuna doğru, oryantalizm çerçevesinde kurulan enstitüler, üniversite kürsüleri ve araştırma birimleri, sağlam bir kurumsal yapıya kavuşmuş, hükümetlerin, ticari işletmelerin, kumpanyaların, coğrafya derneklerinin desteğini almış ve büyük ün kazanmıştır. Oryantalizm, günümüzde pek çok yazar ve bilim adamı tarafından eleştirilmiştir. Bunlar arasında Özellikle Edward W. Said'in 'Orientalism' adlı eseri önemli bir yer tutmaktadır (Kaynak; Sciences Humaines, n.118,2001). Otistik Düşmanlık Otistik düşmanlık bir grubun diğer bir gruba karşı gösterdiği ve her türden ilişki veya iletişimin yokluğunda gelişen güçlü antipati duyguları ya da düşmanlık türüdür. Otokratik Strateji Otokratik strateji, güç, otorite, hakim olma ve rekabete dayalı bir çatışma çözme stratejisi ya da yoludur. Bu stratejiyi benimseyen birey, diğerlerini dikkate almaksızın kendi çıkarlarını kollamaya çalışır. Ona göre çatışma durumlarının bir tek kazananı olur ve o da kendisi olmalıdır; güç ve otoritenin asıl anlamı budur. Otokratik strateji, özellikle kriz dönemlerinde daha çekici hale gelmektedir. Zira acil çözümlerin arandığı ve normal prosedürlerin işlemediği kriz ortamlarında 'gemisini kurtaran kaptan' anlayışı daha revaçta olmaktadır. Otomatiklik Otomatiklik (automaticity) kavramı, insanın çevresel uyaranlara gösterdiği tepkilerin otomatikleşmesini ifade etmektedir. Otomatiklik, tepkilerin büyük ölçüde, kişinin bilinci devreye girmeden önce (preconscient), yani bilinçsiz, 'iradesiz' ve denetimsiz olarak yapılmasıyla ilgilidir. Sosyal psikologlara göre otomatik tepkiler, ne irrasyonellik ifade etmekte, ne de hatalı tepkiler anlamına gelmektedir. Bir tepkinin otomatik olup olmadığım ayırdetmede bazı ölçütler dikkate alınmaktadır (Bargh, 1989): İlk olarak otomatik tepki, iradî değildir, yani tepkinin ortaya çıkması için çevrede uyaranın varlığı yeterlidir; ikincisi, bireyin zihninde açık seçik bir hedef olmadan da ortaya çıkabilir, yani niyetli değildir; üçüncüsü, bireyin bilişsel ve algısal kaynaklarını tüketmez; dördüncüsü, tepkinin icrası sırasında herhangi bir kontrol mekanizması devreye girmez ve beşincisi, birey tepkinin harekete geçirilişinin (activation) bilincinde değildir. Ancak bir otomatik tepkinin tüm bu özellikleri göstermesi zorunlu değildir. Otomatik tepkilerin İncelenmesi, özellikle sürücü davranışlarının ve eşik altı (subliminal) algıların analizi bakımından önem taşımaktadır. Otoriter Kişilik Adorno ve arkadaşları (1950) tarafından geliştirilen otoriter ya da yetkeci kişilik kavramı, anti-demokratik tutum ve davranışlar sergileyen kişilerin kişiliklerini ifade etmektedir. Adorno, Marksizm ile psikanalizi bütünleştirmeye çalışan Frankfurt Ekolü'nün teorik perspektifinden yola çıkarak azınlıklara karşı önyargıları olan insanların, buna paralel veya bununla ilişkili başka düşüncelerinin ve özel kişilik çizgilerinin olup olmadığını araştırmıştır. Bu çerçevede Amerikalıların benimsediği ideolojileri ve tutum modellerini incelemiştir. Araştırmanın ilk aşaması Yahudilere karşı önyargıları belirlemeyi amaçlayan bir anti-semitizm tutum ölçeği oluşturmak olmuştur. İkinci aşamada anti-semitik önyargıların, başka gruplara (zenciler, Filipinliler, vb.) karşı önyargılarla birlikte bulunup bulunmadığı üstünde durulmuş ve çeşitli gruplara karşı önyargıların bir paralellik gösterdiği saptanmıştır. Adorno ve arkadaşlarının bu sonuçlara ilişkin yorumuna göre önyargı, belirli bir grupla özgül ilişkilerden değil, genel bir zihinsel yapıdan ileri gelmektedir; bu zihinsel yapı, etnosantrizmdir. Üçüncü aşamada, etnosantrizmin faşizmle ilişkisi saptanmış ve otoriterliği ya da virtüel faşizmi ifade eden bir 'tutum sendromu' bulunduğu fikrine varılmıştır. Bunun sonucunda F-Ölçeği (Faşizm ya da Anti-demokratik Tutumlar Ölçeği) geliştirilmiştir. Araştırmanın bundan sonraki aşamasında kişilerin anti-demokratik eğilimleri anlamak için önyargılı kişilerin kişiliği üzerinde durulmuştur. Bu kişilerin politik, ekonomik ve" sosyal inançları, çoğu kez, sanki birbirlerine bir "zihniyet", bir "ruh hali", bir "düşünce tarzı" ile bağlıymış gibi tutarlı bir bütün oluşturmaktadır. Kişiliğin derin eğilimlerini ifade eden bu yapı, otoriter kişilik olarak adlandırılmaktadır. Faşizmin insanda vücut bulması olarak da nitelendirilebilecek olan otoriter kişilik, dokuz boyutta tanımlanmaktadır: Uzlaşmasal değerlere bağlılık, otoriteye itaat, otoriter saldırganlık, içe-bakış yokluğu, batıl inançlar ve kalıp yargılar taşıma, güç ve iktidar temelli düşünme, genel düşmanlık (sinik yıkıcılık), cinsel serbesti karşıtlığı, bilinçaltı içtepileri dışa yansıtma gibi (Daha sonraki bazı araştırmacılar, otoriter kişiliğin tanımlanmasında, bu dokuz boyuttan sadece ilk üçünü anlamlı bulmuşlardır). Öğrenilmiş Çaresizlik Seligman ve arkadaşları (1967, 1971, 1975) tarafından ortaya atılan Öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness) kavramı, hayvan veya insanlarda, başlarına gelen şeyler üzerinde hiçbir denetimleri olmadığını gördükleri zaman ortaya çıkan apati durumunu ifade etmektedir. İnsanlar, içinde bulundukları durumda olumsuz veya stres yaratıcı bir olay meydana geldiğinde, olayın kontrol edilebilirliği konusundaki beklentilerine bağlı olarak kontrol kaybı duygusunu benzeri durumlara genelleştirebilmektedirler. Seligman, kontrol kaybının, motivasyon, duygu ve biliş düzeylerinde çeşitli sonuçlan olduğuna işaret etmektedir. Örneğin; *Motivasyonel düzeyde: Çevreyi kontrol isteği yok oluyor, pasifliğe düşülüyor. *Duygusal düzeyde: Kontrol kaybı, umutsuzluk, depresyon gibi olgulara yol açıyor. *Bilişsel düzeyde: İnsan, eylemleri ile eylemlerinin sonuçları arasında bağ kuramıyor. Ne yaptığında ne olacağını öngöremiyor. Öğrenilmiş çaresizlik teorisine yönelik eleştiriler, teorinin kişinin bilişsel kapasitesini dikkate almayıp özellikle duruma ağırlık vermesi hususunda odaklaşmıştır. Teorinin bu eleştirileri dikkate alan yeni versiyonuna göre, belirli bir durumun kontrol edilemezliğinin birey tarafından algılanması yeterli değildir. Bireyin, söz konusu durumun olağan dişiliğim açıklamak için oluşturduğu atıflar önemlidir. Atıflar içsel veya dışsal, istikrarlı veya istikrarsız, genel (global) veya özgül olabilir. Atıfların içsel, istikrarlı ve genel olması halinde, öğrenilmiş çaresizlik duygusu daha güçlü olmakta ve gelecek durumlara yansıtılmaktadır. Öncelik Etkisi Öncelik etkisi (primacy effeci) ya da bir diğer deyişle ilk izlenim etkisi kavramı, izlenim oluşumu alanında yapılan çalışmalarda, belirli bir kişiyi betimleyen sıfatlar listesi içersinde, en önce sunulanların bu kişiye ilişkin yargılarımızı daha çok etkilediğini; iletişim alanında ise bir dizi mesaj içersinde en önce sunulanların, kişilerin algıları ve kanaatleri üzerinde daha ağırlıklı bir rol oynadığını ifade etmektedir. Araştırmalar etkileşimdeki bireylerin birbirleri hakkında sahip oldukları ilk enformasyonların daha etkili olduğunu göstermektedir. Goffman'ın üzerinde önemle durduğu dış görünüş ya da cephe görüntüsü bilgileri, bu enformasyonlar arasında sayılabilir. Önyargı Önyargı (prejudice) ya da peşin hüküm, belirli bir grubun üyelerine, salt bu gruba aidiyetleri dolayısıyla ve toptan gösterilen olumsuz tutumdur. Bu olumsuz tutum, her türlü gerçek kanıttan yoksun olarak peşinen üretilmiştir ve bireyden ziyade gruba yöneliktir. Literatürde, önyargıları ele alan pek çok öykü, roman veya tiyatro oyunu örneği vardır. Fakat bunlar arasında, Franz Kafka'nın Dava ve Şato adlı romanları özel bir yer tutar. Dava'da roman kahramanı K'ya ve dolayısıyla onun şahsında ait olduğu etnik gruba karşı olumsuz önyargılar söz konusudur. Ve roman kahramanı sadece bu nedenle mahkum edilip hapse atılmaktadır. Şato'da ise, özelleştirilmemiş yabancılara, yani genel olarak yabancılara karşı Şato sahibinin (köydeki iktidar sahibi) önyargısı temel alınmakta, köylüler bu önyargıyı benimsemese de yabancılara karşı ayrımcılık yapmaktadırlar. Önyargılar, sosyal psikologların da uzun zamandan beri ilgisini çekmiştir. Literatürde 1920'li yıllardan bu yana belirli aralıklarla önyargı araştırmaları bulunmaktadır. 1930'lu yıllarda La Pierre'in araştırmalarıyla başlayan bu gelenek, 1950'lerden itibaren Adorno ve arkadaşları, Pettigrew, Rokeach gibi araştırmacılar tarafından sürdürülmüştür. Öyküsel Kimlik Descartes'ın Cogito'sunun etkisiyle sosyal bilimler alanında uzunca bir süre bütünsel bir bilinç ya da bir 'birleşik Ben' paradigması hakim olmuştur. Psikanaliz, bu 'yekvücut' ego anlayışını kırarak, id-ego-süper ego'dan oluşan üç boyutlu bir Ben anlayışı geliştirmiştir. İnsan psişizminin tekliğini, bütünlüğünü kaybettiği bu bölünme, daha doğru bir deyişle psişizmin parçalı bir biçimde temsil edilmesi, Paul Ricoeur tarafından 'parçalanmış Cogito' olarak adlandırılmıştır. Ancak Ricoeur, insanın, varoluşuna bir bütünlük, bir birlik vermek ihtiyacında olduğunu, bunun da (birliğin) insanın kendisi hakkında oluşturacağı bir hikaye şeklinde gerçekleşebileceğini, bir başka deyişle bir anlatı tarzında sağlanabileceğini vurgulamıştır. Buna 'öyküsel kimlik' (narratif kimlik) demiştir. Öyküsel (ya da anlatısal) kimlik terimi, bireyin kendini başkalarına, kendi kendine anlattığı kişisel bir hikaye biçiminde sunduğunu ifade etmektedir; terim, bireyler kadar, kimliklerini büyük anlatılar ya da öyküler (recits) içersinde inşa eden sosyal gruplar için de kullanılmaktadır. Öz Farkındalık Öz farkındalık (şelf awareness), kişinin dikkatinin kendisi üzerine toplanması ve benliğin, onun bilincinin objesi haline gelme durumudur. Kişinin dikkati, diğerleri tarafından görülen yanları (fiziksel görüntü, davranış, vb.) üstünde odaklandığında genel ya da kamusal öz farkındalık; diğerlerine görünmeyen yanlar üstünde odaklandığı zaman ise özel öz farkındalık söz konusudur. Öz farkındalık, bir bakıma kişinin kendisinin bilincinde olmasını ifade etmesi bakımından benlik-bilincine benzemektedir; ancak öz farkındalık, bir tür kendi üstüne odaklaşma hali, belirli bir durum içindeki bir bilinçlilik hali iken, benlik bilinci kavramı (self-consciousness), daha ziyade bireysel bir dispozisyonu ifade etmektedir. Öz Saygı Bir kişinin kendisini algılamasına ilişkin bir kavram olan öz saygı (self-esteem), kişinin kendisine bir birey olarak yüklediği değeri ifade etmektedir. Öz saygı, benliğin duygusal öğesidir. Rosenberg'in klasik tanımına göre, her insanın bir kişi olarak değeri hakkındaki duygusudur. Bu duygu, öz saygı araştırmalarının temeli olmuştur, zira öz saygı araştırmaları, kişilerin kendilerini değerlendirebileceği ve bunu tutumları, eylemleri ve sözleri vasıtasıyla ifade edebileceği varsayımına dayanmaktadır. Bir birey kendini değerlendirmeye çalıştığında, ya salt kişisel özelliklerini dikkate alır ya da mensup olduğu gruplara referansla değerlendirme yapar. Bireyin, kendi kişisel özelliklerinin sübjektif değerlendirmesi, kişisel öz saygıyı; bireyin özdeşleştiği grupların özelliklerinin sübjektif değerlendirmesi ise kolektif öz saygıyı oluşturur. Öte yandan öz saygı, kişinin içinde bulunduğu durumlardan da etkilenir. Yaşanan olaylar ve alınan enformasyonlar, kişinin kendine ilişkin imajlarını değiştirebilir. Bu nedenle dispozisyonel öz saygı ile durumsal ya da bağlamsal öz saygıdan söz edilebilir. Tarihsel olarak, öz saygının kavramsallaştırılmasında iki teorisyen James ve Cooley'in çalışmaları önemli bir yer tut-maktadır (Bolognini ve ark., 1998). James, öz saygı (self love) kavramında, kişinin başarıları ile özlemleri arasındaki oranı öne çıkarmıştır (öz saygı=başarılar/özlemler). Cooley, diğerlerinin kişiye ilişkin görüşlerinin, diğerlerinin aynasında yansıyan imajının (looking glass şelf) belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Öz saygı, modern Batı toplumlarının bir özelliği olan bireyselci bir insan ideolojisi içinde kök salan bir kimlik boyutudur. Bu toplumlarda bireyler kendilerini, özel bir kişi anlayışına dayalı bir sembolik alanda inşa ederler. İçinde yaşadığımız kitle iletişim ve serbest rekabet uygarlığı, bireylerin olumlu bir imaja sahip olmalarını, temel bir değer haline getirmiştir, öylesine ki öz saygının kazanılması, sosyalleşmenin başarısının göstergesi olarak görülmeye başlamıştır. Bu kültür, çocukların, hareketlerinden sorumlu bir kişi olarak görülmesi gerektiğini vurgulamış ve kendini ifade etme ve gerçekleştirmeyi bir hedef olarak göstermiştir. Maslow'un ihtiyaçlar piramidinin en üst katında yer alan kendini gerçekleştirme hedefi, hümanist düşünce geleneğinden gelmektedir. Başlangıçta, çocuğun içinde yaşadığı toplumun inanç ve değerlerini, duygu, düşünce ve davranış tarzlarını, sosyal rolleri ve normlarını içselleştirmiş bir üyesi haline gelmesini ifade eden sosyalleşme, günümüzde çocuğun kendini geliştirmesi, kişiselleştirmesi ve yüceltmesi hedeflerine doğru kaymıştır. Öz saygı, son çeyrek yüzyılda, önemli bir araştırma alanı olmaktan öte, geniş bir kitlenin ilgi odağı haline gelmiştir. Bir yanda psikologlar, eğitimciler ve ruh sağlığı uzmanları, öte yanda gittikçe genişleyen bir halk kitlesi, öz saygı terimi altında toplanan olgulara ve sorunlara ilgi duymuştur. Çeşitli yaşam alanlarındaki performans düşüklükleri, depresyonlar, İntiharlar, ergenlik ve gençlik sapmaları, okul başarısızlıkları ve uyumsuzlukları, erken hamilelik ve benzeri sorunlar, öz saygı düzeyiyle ilişkilendirilerek anlaşılmaya çalışılmıştır. Günümüzde, çeşitli araştırmacılar öz saygının, insanların yaşamında önemli bir rol oynadığı, onların düşünceleri, duyguları ve davranışlarında etkili olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Yapılan araştırmalarda, öz saygı düzeyinin, kendine güven, iç tutarlılık, zamanda istikrarlılık, kararlı tepkiler gösterme, kendini yücelterek sunma gibi değişkenlerle ilişkili olduğu yönünde bulgular elde edilmiştir. Öz saygının yapısı konusunda, bazı yazarlar genel bir duygudan (Coopersmith, 1967) söz ederken, bazıları (Bracken, 1996; Harter, 1982; Marsh, 1989) çok boyutlu bir yaklaşım sergilemektedirler. Faktör analizi temelinde yapılan çalışmalar (Harter ve Pike, 1984), insanın kendini değerlendirmesinin çok boyutlu bir nitelik gösterdiği tezine ağırlık vermektedir. Kendini değerlendirmenin, çocukluktan itibaren gelişim dönemlerine bağlı olarak, alanlara göre farklı bir seyir izlemesi de bu tezi desteklemektedir. Öz saygının boyutları sayılabilecek bu temel alanlar arasında, okul başarısı, atletik yetenek, ilişkisel yetenek, fiziksel görünüm, davranışlar ve bunlara ek olarak yakın dostluklar, duygusal ilişkiler ve mesleki başarılar sayılmaktadır. Fakat farklı alanlar da olsa, Öz saygının faktör yapısında özellikle iki faktör öne çıkmaktadır: Kapasite veya yeteneklerin değerlendirilmesi ile kişisel uygunluğun (sosyal kabul açısından) değerlendirilmesi. Bazı yazarlar, iki yaklaşım arasında bir çelişki bulunmadığını, her ikisinin de insanın kendini değerlendirmesinin bir parçası olduğunu, yani kendimiz hakkında bazen genel (global öz saygı), bazen da alanlara göre (özgül öz saygı) bir değerlendirme yaptığımız fikrini savunmaktadırlar. Buradan hareketle, iki değerlendirme tipini birbirine göre hiyerarşik bir tarzda konumlayan farklı modeller geliştirilmiştir (Hattie ve Marsh, 1996). Öz saygı düzeyinin ölçülmesi, öz saygının kavramsallaştırılmasında temel alınan yaklaşımlara göre farklı yöntem ve ölçeklerle yapılmaktadır. Ancak pratikte, çok boyutlu ve çok-skorlu ölçekler daha çok tercih edilmektedir. Bu tür ölçekler, Özel bir sorun konusunda, yani belirli bir alanda değerlendirme yapılacağında daha uygun düşmektedir. Örneğin okul başarısı veya fiziksel görünüm konusundaki öz saygı düzeyi araştırılmak istendiğinde, çok boyutlu bir ölçeğin, sadece bir tek (veya birkaç) alt ölçeğini kullanma imkanı vardır ve bu da, önemli bir tasarruf kaynağıdır (Harter, 1998). Öz Saygı İyimserliği Pyszczynski, Greenberg ve Solomon (1987) tarafından ortaya konan bu olgu, insanların öz saygı yoluyla tehditle başa çıkmaya çalışmalarını ifade etmektedir. Bu teoriye göre insanlar, çeşitli kaygı kaynaklarıyla ve özellikle de ölüm korkusuyla başa çıkmak için yüksek öz saygı düzeyini korumaya çalışmaktadırlar. Öz Sevgi XVIII. ve XIX. yüzyıl demokrasi teorilerinin ve liberal felsefenin bir erdem ve ideal olarak önerdiği öz sevgi (amour de soi, bîr tür selflove) her bireyi sadece kendisini düşünmeye, kendisinden kaygılanmaya sevkeden duygu olarak tanımlanmıştır. Bu duygunun, bireyin bir objeyi, göreceli değil (görecelilik, karşılaştırmaya dayanır), mutlak bir ihtiyaca cevap vermesi halinde sahiplenmeye götüren bir duygu olması gerektiği vurgulanmıştır. Bu tanımda, Ben, kendi üstüne dönen, kendi kendine yeterli bir bütünsellik gibi görülmektedir. Her insan, kendi kendinin gözlemcisi, dıştan hiç bir şeyin rahatsız etmediği bir kendinde mevcudiyet içinde bulunmaktadır. Demokrasi teorisinde öz sevgiyi (amour de soi), izzet-i nefisle (amour propre) karşılaştıran Rousseau, 'sivil durum'da, tek tek bireylerin iradesinin genel iradeye göre durumunu, 'doğa durumu'nda, izzet-i nefsin öz sevgiye göre durumuna benzetmektedir. Ona göre insan öz sevgi güdüsüyle hareket ettiği için, özünde iyidir; izzet-i nefis tarafından bastan çıkarıldığı içindir ki toplum tarafından bozulur, insanlar birbirini yolsuzluğa iter. İnsanın doğal olarak 'iyi' olmasına karşılık, toplumun 'kötü' olması, paradoksaldır; bunun kaynağı, öz sevginin yapısal olarak değişken olmasındandır; ancak bu değişkenlik, sosyal kontratı mümkün kılmaktadır. Öz sevgi ya da kişinin kendini sevmesi, nihai analizde diğerlerinin onu sevgisiyle bir olmaktadır; zira sempati, kendi kopyasını, çiftini, ikizini yaratmaktadır, ikizini yaratma, seyircisini taklitle eşdeğerlidir, burada karşılıklı sevmenin zevkini arama, kendi üstüne dönüşümlü (refleksif) sempati ilkesi işlemektedir. Özdeşleşme Başlangıçta Freud'un hastalarıyla ilişkilerinden hareketle hipotetik olarak oluşturduğu bu kavram (Identification), bireyin erken yaşlardan itibaren bir başkasını model alarak kendi kişiliğini oluşturma sürecini ifade etmektedir. Erken yaşlardan itibaren diğerleriyle bazı ortak yanları olduğunu farkeden çocuk, ya kendini onlara, ya da diğerlerini kendisinin bir parçasına benzeterek özdeşleşme sürecine girmekte ve onlar tarafından aktarılan değerlere göre 'ideal ben'ini oluşturmaktadır. Özdeşleşme, çocuğun model olarak aldığı ayrıcalıklı bazı kişilerle (anne-baba, öğretmenler, otorite figürleri, vb.) etkileşime girerek kendi kimliğini inşa etme eğilimidir. Özdeşleşme kavramı sosyal etki araştırmalarında, konformizm ya da uymanın belirli bir tipine işaret etmektedir. Sosyal etkiye maruz kalan bireyin tepkilerini itaat, özdeşleşme ve benimseme olarak üç farklı tipe ayıran Kelman (1958), özdeşleşmeyi şu şekilde tanımlamaktadır. Özdeşleşme durumunda birey, grubun görüşlerini değil, gruptaki kişilerle ilişkilerini dikkate alır; onun için önemli olan gruptaki beğendiği, değer verdiği kişilerle ilişkileridir ve tepkilerinde onları örnek alır; onlarla ilişki kurmak veya ilişkilerini korumak, geliştirmek ister (dolayısıyla grubun görüşünü benimsemesi söz konusu değildir; yalnız kaldığında terk edebilir). Özdeşleşme kavramı, daha yakın yıllarda grupların oluşumunu açıklamada kullanılmıştır. Turner ve arkadaşlarının (1982, 1988), ortaya attıkları sosyal özdeşleşme modelinde, kişiler için önemli olanın 'ben kimim?" sorusu olduğu vurgulanır; bu soruya verilen kategorisel cevaplara göre sosyal özdeşleşme mekanizması işler ve kişiler aralarında bir çekim veya dostluk ilişkisi olmasa da, kategori benzerliği temelinde gruplar oluştururlar. Özel Muamele Stratejisi Manipülasyon tekniklerinden biri olan bu strateji, belirli bir davranışa angaje edilmek (bir şeye katmak, bir ürün satmak, vb.) istenen kişiye, şu veya bu sebepten dolayı özel bir kişi olduğunun söylenmesine dayanmaktadır (Burger, 1986). Örneğin bir mağazaya giren müşteriye n'inci müşteri olduğunun ve onun için X malından aldığı takdirde bir hediye öngörüldüğünün veya o günün özel bir gün olduğunun ve bu nedenle indirim yapıldığının veya bir çekiliş yapılacağının belirtilmesi gibi. Özel-İlişkisel Benlik Özerk-ilişkisel benlik kavramı, Kağıtçıbaşı (1996) tarafından ortaya atılmıştır. Kağıtçıbaşı'na göre insanlar arası ilişkilerde birbirinden farklı iki boyut söz konusudur; bunlardan birisi kişiler arası mesafe temelinde oluşan ayrışmışlık - ilişkililik boyutu (separateness-relatedness), diğeri etkinlik temelinde oluşan özerklik-dışa bağımlılık boyutudur. Bu boyutların kesişmesinden, özerk-ilişkisel benlik, ilişkisel benlik (ilişkililik-dışa bağlılık), ayrışmış benlik (özerklik-ayrışmışlık) ve marjinal benlik (aynşmışhk-dışa bağlılık) gibi benlik tipleri doğmaktadır. Literatürde ilişkililik ve özerklik genellikle, birbirine zıt düşen kavramlar olarak tanımlanmıştır, yani özerkliğe, başkalarından ayrışmışlık, uzaklaşma anlamı yüklenmiştir. Bu durumda, doğaldır ki, bir kişinin hem Özerk, hem de diğerleriyle çok ilişkili olması mümkün görülmemiştir. Oysa Kağıtçıbaşı, bu iki özelliğin, birbirinden bağımsız farklı boyutlara (kişiler arası mesafe boyutu ile etkinlik boyutu) ait olduğunu, dolayısıyla bu boyutların birer özelliği olan özerklik ile ilişkililiğin bir arada var olmalarının mümkün olduğunu öne sürmüştür. Örneğin aile yapısıyla özerklik ilişkisine bakıldığında modernleşme teorisine göre modernleşme arttıkça ilişkililiğin azaldığı yönünde genel bir kabul vardır. Bu noktada benliğin özerk-ilişkisel modelini öneren Kağıtçıbaşı, modernleşme teorisine alternatif bir yaklaşım ortaya koymuştur. Ona göre, eğer bu iki boyut ayrı ve bağımsız ise ikisinin zıt kutuplarının bir arada görülmesi mümkündür. Özerk - ilişkisel benliğin gelişimi, en iyi bağlamsal-işlevsel bir bakış açısından anlaşılabilir. Bütünleştirici bu tür bir sentez, karşılıklı bağımlılık veya bağımsızlık aile modellerinden çok duygusal bağıntılılık aile modelinde ortaya çıkar. Bunun nedeni, bu modelde hem özerkliğin hem de yakınlık ve bağlılığın işlevsel olmasıdır. Bu durum, geleneksel toplumdan çok, bağlılık kültürü içeren toplulukçu toplumların gelişmiş (kentlileşmiş, eğitimli) kesimlerinde tipik olarak görülür. Kağıtçıbaşı'na göre, özerk-ilişkisel benlik bir ideal olabilir, ama ütopik olmaktan çok ulaşılabilir bir hedeftir. Psikoloji bu ideali gerçekleştirmede önemli bir rol oynayabilir. Özerklik Esas olarak politik alanla ilgili bir terim olan Özerklik (autonomy), başlangıçta, kendi yasalarıyla yönetilen bir topluluğu nitelemede kullanılırken, daha sonraları kişisel davranışlar alanına da uygulanmıştır. Bu çerçevede özerklik, baskıya, dış dayatmalara direnen; boyun eğmek veya tabi olmak yerine kendi iradesiyle hareket etmek ve yabancılaşmaktan kurtulmak isteyen; tercih ya da seçme imkanı bulunan bir kişinin durumunu ifade etmektedir. Bireysel özerklik iç ve dış engellere veya baskılara karşı direnme olarak, çeşitli düşünürler (Aristo, Kant; vb.) tarafından moral değerlerin, makul davranışın, 'iyi'yi arayışın da temeli sayılmıştır. Özgürlük Engellerle karşılaşmama, bir başkasına bağımlı olmama, istediği tarzda hareket edebilme, çeşitli şeyleri yapabilme gibi çağrışımlar taşıyan özgürlük kavramı, uzun dönemler boyunca düşünce tarihine eşlik etmiş kavramlardan biridir. Bu nedenle özgürlük, düşünürlere ve dönemlere göre farklı şekillerde kavramsallaştırılmıştır. Kavram, uzunca bir dönem, 'özgür irade' ekseni etrafında tartışılmış ve bunlardan bazıları popüler düşünceye yerleşmiştir; örneğin 'hayvanların içgüdülerle, insanınsa özgür irade ve değerlendirme yaparak' (Aquinalı Thomas) veya tam tersine 'özgür irade Tanrıya mahsustur' (Luther) gibi. Akıl ve kişisel iradeyle moral ilkelere uyma yeteneği olarak tanımladığı özerkliği vurgulayan Kant, insan özgürlüğünü, moral yasaya saygıda görmüştür; politik liberalizmin önemli simalarından Locke, siyasal sistemin devletin gücünü pekiştirme yerine bireylere düşünce, inanç, ifade, seyahat, örgütlenme özgürlükleri sağlaması gerektiğini vurgulamıştır; Montesquieu, dinsel, siyasal, yürütme ve yasama gibi çeşitli güçler arasında 'güçler ayrımı' yoluyla devletin keyfiliğinin önlenerek özgürlüklerin güvenceye alınması gerektiğini savunmuştur; varoluşçu filozoflar özgürlüğü varoluşsal bir 'kaygı' temelinde anlamış, Sartre insana aşkın her tür determinist anlayışa karşı çıkarak insan yaşamını özsel bir anlamı olmayan bir olumsallık (contingence) olarak görmüş ve özgürlüğü, angajmanın kaynağı saymıştır; I. Berlin, ünlü ayrımında negatif ve pozitif özgürlükleri ayırdederek, negatif özgürlüğü, kendimizi sansürsüz ifade etme, serbestçe dolaşma gibi istediğimizi gerçekleştirme bakımından engellenmeme; pozitif özgürlüğü ise kamu işlerine katılma ve kararlarda etkili olma gibi gerçek bir eylem gücüne sahip olma şeklinde tanımlamıştır, vb. Moles (1972, 1978), Kurt Lewin'den hareketle, insan özgürlüğünü topolojik mekânda hareket etme açısından ele almış ve özgürlüğü, bir dış gözlemcinin gözünde 'belirli bir alanda hareket eden bireyin hareketlerini ya da durumunu tanımlayan parametrelerin sayısının, bu sistemi yöneten ilişkilerin sayısından fazlalığı' olarak tanımlamıştır. Burada bir 'özgürlük derecesi' ve 'özgürlük alanı' fikri vardır. Belirli bir zamansal-mekânsal alanda A noktasından itibaren hareket eden bireyin hareketleri (tıpkı bir labirentte dolaşan fare veya bir sokakta yürüyen kişi veya bürokratik prosedürler arasında işgören bir avukat gibi) çeşitli parametrelerle tanımlanan bir hacim içinde düşünülebilir. Bu hacim, onun özgürlük alanıdır. Bu alan bireyin çeşitli hareketleri yapmasına izin veren veya yasaklayan kurallar ya da sınırlar tarafından şekillendirilir. Bu yasalar fiziksel (örneğin organik bir varlığın 500 derece sıcaklığa dayanamaması), biyolojik (bir insan 100 m.yi 2 saniyede koşamaz), sosyal (sosyal normlar), moral (moral değerler) ve hatta istatistiksel (muhtemel davranış alışkanlıklarını yansıtan düzenlilikler) nitelikte olabilir. Bütün bunların ışığında insanın Özgürlüğü, bireyin yaptığı eylemleri tarafından tanımlanmaktadır; yasaklanmamış veya engellenmemiş eylem ve hareketler, bireylerin zamansal-mekânsal çerçevedeki yol çizgisi, özgürlük hacmi veya alanı olarak belirmektedir. Moles, buna ek olarak, sınırların esnekliği fikrinden hareketle 'marjinal özgürlük' ve kentsel ortamda ve bürokratik sistemde, bloklar arasında kalan ve tanımlanmamış alanların gözleminden hareketle de 'ara özgürlük' kavramlarını önermektedir. Özgürlük, özerklikle de ilişkilidir. Etimolojik anlamında özerklik, kendi saptadığı yasalara göre hareket eden bireyin özelliği olarak tanımlandığında, özgürlük bir bakıma özerkliğin tezahürüdür. Chappuis'ye (1994) göre, Kant'tan itibaren pek çok düşünür, özgürlüğü diğeriyle ilişki, evrensel moral, ödev ve sorumluluk terimleriyle ilişkilendirerek tanımlamıştır. Bu anlamda özgürlük (özgürlük pratiği), eğitim süreci içersinde öğrenilmektedir. Psikoloji vokabüleri de ö-zerkliğin tanımında, sorumlulaştırma kavramını öne çıkarmaktadır. Özerklik her şeyden önce, bireyin diğerleriyle ve toplumla ilişkiye girdiğinde, varlığının derinlerinde hissettiği bir duygudur. Yaşanan özgürlük, bir zevk kaynağıdır, ben'i genişletir, dışa açar, egonun taleplerini doyurur. Akılla aydınlatıldığında, özerkliğe ve sorumluluk almaya götürür; obje statüsünden özne statüsüne, seyircilikten aktörlüğe geçişi kolaylaştırır. İnsanın geriye döndürücü ideolojik ve afektif determinizmler üstünde kişisel zaferidir özgürlük (hayvan, iç ve dış belirlemelere bağlıdır). İnsan anı örgütleyebilir, geleceği tasarlayabilir, yani tercihlerde bulunabilir. Yaşantı olarak özgürlüğün insani niteliğini kazanıp koruması için etiğe dayanması gereklidir. Egzistansiyalistlere göre özgürlük oluşum halindeki (en devenir) yaşamın bir tezahürüdür; insan, duygu ve eylem olarak yaşanan özgürlük sayesinde, öznel ve nesnel dünyanın deneyimini yaşar; kendiyle ve diğerleriyle karşılaşır. Geçmişten köklenir, gelecekte yansır. Özgürlük ancak kişisel olabilir. Kendisinde olmaktan (en-soi) kendisi için olmaya (pour-soi) geçişi sağlar. Sartre'ın deyişiyle 'insan, olmadığıdır ve olduğu değildir.' Burada kendisinde varlık, sabit, donmuş olanı, insanı sayısız bağımlılıklara kapatanı temsil ederken, kendisi içinlik mümkün olanın bilinçte ortaya çıkışıdır. Sartre'a göre Ben kendini, diğeri tarafından sabitlenmiş, bakılmış hisseder; diğeri onu istediği gibi kavrar, zira diğeri özgürlüktür; benim özgürlüğüm sahtedir, zira diğerinin bakışıyla benden çekinip alınabilir? Bu ilişkide ben ancak, kendinde olabilirim ve ancak ben de diğerini aynı şekilde gözlenen nesne mertebesine indirgediğimde kendisi için haline gelirim. Bu ikilik (dualite), her bir kişinin total olarak özgür olma güçlüğünü açıklar veya açık ya da kapalı bir varoluşa yol açar. Herkesin kendi ni çizmek, kendi elindedir. E. Mounier, angajmanı yücelten bir filozof olarak, insanın kendi sınırlarını aşmak için yaratıldığım savunur: İnsan yaşanan anda içerilmiş (implique) olarak mevcuttur, sonra eyleminin anlamını daha iyi kavramak için kendi üstüne geri gelir. Bu dışsallaştırma-içselleştirme şeklindeki ikili hareket içinde kendini yavaş yavaş inşa eder. (Kaynak; Chappuis, 1994) Özlem Düzeyi Özlemler, kişinin kendisi için saptadığı veya ulaşmayı hedeflediği amaç niteliğindeki yönelimlerdir. Özlem düzeyi (level of aspiration) ise, herhangi bir konuda kişinin ideal olarak ulaşmayı istediği düzeydir. Özlem düzeyi, daha önceki performans veya deneyimlerden az ya da çok etkilenmektedir. Başarılı deneyimler, genellikle, özlem düzeyinin yükselmesinde Önemli bir rol oynamaktadır.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
|
|
#29 |
|
Bizden Biri
![]() Üyelik tarihi: 10.11.06
Nerden: Olabilirim ki
Yaş: 32
Mesajlar: 3.039
Konular: 1024
Ruh Halim:
Ettiği Teşekkür: 1.534 1.102 Mesajına 3.945 Kere Teşekkür Edlidi |
seni ele vereyim... Psikolojik Danışmanlık Rehberlik Ali... kanka ben bunları okursam hayatla bağım kesilir gibi geldi bana ezelden sevmem felsefe falan ailecek sevmeyiz |
|
|
|
|
|
#30 |
|
Özel Üye
![]() |
P.I.P. Etkisi Sözcük olarak 'benzerleri arasında en iyi olmak' anlamına gelen ve kavram olarak 'benliğin en üst düzeyde konformitesi'ni ifade eden P. I. P. (Primus inler P****) terimi, bir grup içinde benzeme ve farklılaşma süreçlerinin eş zamanlı olarak işlediği durumları belirtmek üzere Codol (1979) tarafından ortaya atılmıştır. Sosyal gruplar, üyelerinin davranışlarını çeşitli normlara göre düzenler ve bireyler, normlara uydukları ölçüde grup içindeki statüsünü pekiştirir veya yükseltir. Zira diğer grup üyelerinin tepkilerinin olumlu olması da bu koşula bağlıdır. Ancak hoşa gitme, beğenilme ile tekilliğini koruma, farklılaşma arzusu arasında bir uyuşmazlık vardır. Grup normuna göre hareket eden bireyin, benlik imgesi zedelenir. Bu çatışma, benliğin daha üst bir uyumu sayesinde aşılabilir ve iki arzu eş zamanlı olarak duyurulabilir. Bu grup normuna diğerlerinden daha üst bir düzeyde uymayla, daha yüksek bir performans göstermeyle sağlanır. Örneğin bir fabrika veya iş atölyesinde en verimli işçi olmak (Stakhanovculuk), yabancı dil öğrenen bir öğrenci grubunda en iyi dil bilen öğrenci olmak, dinsel nitelikli bir grupta (bir tarikat veya kilise grubu) en çok ibadet yapan, en dindar, en çilekeş kişi olmak gibi. Paradoks Paradoks, birbiriyle bağdaşmaz görünen iki fikri birlikte taşıyan bir önerme veya mesaj olarak tanımlanabilir. Felsefe tarihinde ünlü örnekleri bulunan paradokslar (Zenon paradoksları: Havaya atılan okun hareketsizliği veya Achileus-Kaplumbağa yarışı gibi, Newcomb paradoksu, Reichenbach paradoksları: Verilen emri istese de tutamayan askeri birlik berberi' gibi), sosyal psikolojiye kişiler arası iletişim vokabüleri çerçevesinde girmiştir. Paradoksal İletişim Palo Alto Ekolü tarafından ortaya atılan paradoksal iletişim kavramı, partnerlerden biri veya diğerinde (paradoksal mesajlar almaları dolayısıyla) patolojik davranışlara yol açması muhtemel kişiler arası etkileşim biçimi olarak tanımlanabilir. Burada mesajlar eş zamanlı olarak bir şeyi ve karşıtını söylemektedir. Paradoksal iletişime günlük dilden şu tür örnekler verilebilir: "Spontan davran" veya (başat karakterli bir kadının kocasına söylediği) "Pısırık olma, bana hakim olmanı istiyorum" veya "Özgürce konuş" veya (bir yöneticinin sekreterine yazmasını söylediği) "İstanbul kalabalık bir şehirdir ve üç hecelidir" gibi. Günlük yaşamdaki iletişim paradoksları Üstünde duran Palo Alto Ekolü yazarları (Watzlawick, vb.), paradoksal iletişim sonuçlarının klinik tedavilerde önemli bir yeri olduğunu vurgulamışlardır. Pigmalion Etkisi Ovidius tarafından anlatılan Pigmalion mitosu, kendini gerçekleştiren kehanet olgusunu aydınlatmak için kullanılmaktadır. Öyküye göre Pigmalion, Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Kötü anıları nedeniyle kadınlardan nefret eden Pigmalion, ölünceye kadar evlenmemeye yemin etmiştir. Günlerden bir gün, bir kadın heykeli yapmaya karar verir. Büyük emekler sonunda, fildişinden o zamana kadar yapılmış, en güzel kadın heykelini yapar. Heykel bakmaya doyulamayacak kadar güzel olmuştur ve Pigmalion sürekli heykelini seyreder, onu okşar, onunla oynar, konuşur ve nihayet heykeline aşık olur. Aşk tanrıçası Venüs'e yalvarır; heykeline can vermesini diler. Ve bir gün evine dönüp heykelini öptüğünde heykelinin canlandığını görür. Bu öykü, daha sonraları, pek çok roman, tiyatro ve sinema eserine konu olmuştur. Pygmalion mitosu, insanların gerçekleşmesini arzu ettikleri veya gerçek olarak algıladıkları bir şeyin, er veya geç gerçekleşeceğini belirten bir mitostur. Psikolojide daha ziyade benlik ya da kimlik oluşumunun kişiler arası etkileşime bağlılığı çerçevesinde kullanılan bu terim, belirli bir öngörünün, salt ortaya atılmış olması dolayısıyla gerçekleşmesini ifade etmektedir. Pigmalion Etkisi, bir diğer kişi hakkında hatalı görüşleri bulunan bir kişinin, kendi hatalı görüşlerini doğrulayacak şekilde davranması ve hedef kişinin de buna uygun davranışlar göstermesi şeklinde de tanımlanabilir; önce algılayan,- hedef bir kişinin özellikleri hakkında bir takım beklentiler oluşturmakta, ardından bu beklentilere göre davranmakta ve nihayet hedef, algılayanın davranışlarına göre ve onun ilk beklentilerini doğrulayacak şekilde kendi davranışlarını ayarlamaktadır. Burada, bir şey hakkındaki imaj ve temsillerimizin, bizzat o şeyi algılamada etkili olduğu ve bir süre sonra o şeyin algıladığımız haliyle gerçeklik kazandığı şeklinde devresel bir nedensellik örgüsü söz konusudur. Örneğin kendisi hakkında negatif bir benlik imajına sahip olan bir genç kız, kendisinin sıkıcı bir insan olduğunu, hiç kimsenin ondan hoşlanmadığını, vb. düşündüğünde, bu düşüncelerine uygun davranışlar ortaya koymakta, diğerlerine asık suratla karşılık vermekte ve bu nedenle de diğerleri tarafından aranılıp sorulmamaktadır. Burada genç kızın diğerlerinden ilgi görmemesi, kendisinin bizatihi özelliklerinden ziyade, kendi hakkındaki imajı ve düşünceleridir. Bunun, eğitim alanında yakından bilinen örneklerinden birisi (Rosenthal ve ark.), öğretmenlerin öğrenciler hakkındaki beklentilerinin, öğretmenleri beklentilerinde haklı çıkacak tarzda davranmaya itmesi ve dol .yısıyla Öğrencilerin başarı ya da başarısızlıklarını etkilemesidir. Bu olgu, ilkokullarımızda yapılan küme uygulamalarında açıkça görülmektedir (Gürşimşek, 1992). Bu olgunun bir başka örneğini, diğerlerinin bizim hakkımızdaki beklentilerine uygun davranma eğilimi göstermemizde de bulmak mümkündür. Bir diğer örnek stereotipler alanından verilebilir. Gruplar arası ilişkiler yakından incelendiğinde, grupların birbiri hakkındaki önyargı ve stereotiplerinin, objektif bir gerçekliğe tekabül etmediği, diğer grubun davranışlarındaki bazı olumsuzlukların da, bir bakıma, bizzat bu stereotiplerin sonucu olduğu söylenebilir. Bu tür durumlarda stereotipler, kendi gerçekliklerini yaratmaktadırlar. Sosyolojik literatürde "kendi kendini gerçekleştiren kehanet" (self-fiılfilling prophecy) olarak adlandırılan bu mekanizma, sosyal olguların, insanlardan bağımsız ya da objektif bir gerçekliğinin bulunup bulunmadığı tartışmalarında anahtar bir kavram niteliği taşımaktadır. Kendini gerçekleştiren kehanet kavramı, ilk kez 1948 yılında yazdığı bir makaleyle Merton tarafından ortaya atılmıştır. Merton bu kavramı, başlangıçta hatalı olan bir durum tanımının yeni bir davranışa yol açması ve bu davranışın başlangıçtaki yanlış tanım veya yargıyı doğru hale getirmesi olarak tanımlamıştır. Bu kavram, çeşitli sosyal durumların analizinde kullanılmıştır, örneğin borsa endekslerindeki dalgalanmalar veya dünyadaki silahlanma yarışındaki tırmanmalar gibi. Ping-Pong Metaforu Bu metafor, iletişim olgularını ping-pong maçı gibi gören iletişim yaklaşımının kullandığı metafordur. Burada kişiler arası iletişim, masa tenisindeki gibi, sırayla mesaj alıp verme şeklinde düşünülür. Herkes sırasıyla, rolünü değiştirerek, verici ve alıcı konumunda bulunur, dolayısıyla iletişimin başarısı, tüm tarafları dikkate almayı gerektirir. Bu anlayış, iletişimi, bir bakıma behevyorizmin uyaran-tepki zincirine indirger, doğrusal bir neden-sonuç ilişkisi, bir etki-tepki zinciri söz konusudur. Pozitif Düşünce Tüm bireylerin kullanmayı öğrenmesi ve geliştirmesi gereken zengin bir potansiyele sahip olduğu ilkesine dayanan bir tutumdur. Bireylerin bunu başarabilmesi için, bir yandan anksiyeteye, kötümserliğe ve kendini değersizleştirmeye karşı mücadele etmesi, öte yandan açık ve net amaçlar için sistemli bir şekilde harekete geçmeye, geleceğe güvenle bakmaya ve hedeflediği sonuçları yaratıcı bir şekilde gözünde canlandırmaya çaba harcaması öngörülür. Pozitif İzlenim Eğilimi İzlenim oluşumu konusunda ortaya atılan (Sears, 1983) bir görüşe göre, insanlar diğerleri hakkında pozitif yargıda bulunma eğilimi göstermektedir, yani hedefe ilişkin olumlu ve olumsuz yargılar karşılaştırıldığında, olumlu yargıların daha çok olduğu görülmektedir. Örneğin bir araştırmada öğrencilere, diğer öğretmenlere kıyasla kendi öğretmenlerini değerlendirmeleri söylendiğinde, büyük çoğunluk (%97) öğretmenlerini ortalamanın üstünde görmektedir. Bu olguya 'pozitiflik yanlılığı' da (positivity bias) denmektedir.
__________________
___________________________________________ |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|